• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 15 Mart 2016, Salı 23:17 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:44
Font1 Font2 Font3 Font4
Üçüncü Çığlık

10256931_528786810563828_554489076740881426_o
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Kalp, sol yanda atar. Biri dışında. O biri, Ankara. Ankara, ortada atar.
Ortada olmak, her yana aynı kolaylıkla ulaşmak demektir. Şefkatin, o yana da bu yana da daha yukarılara da ya da daha altta kalan kısımlara esirgenmeden aynı renkte gösterilişidir.
Şu sıralar Ankara, çığlık çığlığa. Keşke sevinç çığlıkları olsa duyulanlar. Çok oldu, unuttuk onları. Tek duyduğumuz feryat figan. Gencecik çocukların, sporcu oğlanların, ilk adları sanki bir şiirden çalınmış peri kızı gibi güzel kızların ardından yükselen yine gencecik annelerin babaların çığlıkları. Gerçi anne babalar çığlık atarken geri kalan Ankaralılar da haykırıyor da, ana babaların çığlıkları bir başka. Eşlerin, kardeşlerin, evlatların çığlıkları bambaşka.
Hani yaratılanı sevmeyecek miydik Yaradan’dan ötürü? Nasıl da değerini bilir gözükürüz böylesi dizelerin, öğütlerin oysa! Aksini hiç savunana rastlamadım; ama uzunca bir süredir bu denileni harfi harfine yapana da rastlanmıyor neredeyse.
Kentlerin en grisi; suyun değerini en bileni; yolları denize değil Kızılay’a çıkanı; evleri, arabaları mutlaka kredi ile alınmış çoklukla kendi halinde insanların yaşadığı yerdi öğrenciliğimizdeki Ankara. Şu sıralar o tablodan hayli uzak. Köylerini özlediklerinde yeşil görsün de refüj kenarında bile  durup piknik yapabilen  insanlarla da artık hayli dolmakta olan bir kenttir Ankara.
Şimdilerde her yerde olduğu gibi Ankara’da da yükselen değerler bambaşka olsa da öğrenciliğimizde para, kitap almak için biriktirilirdi. Bir şeyi öğrenmek için o şeyin içinde olmak, ona inanmak gerekmezdi. Öğrenmek isteğiydi esas. Koskoca dünyanın küçücük bir parçasıysak eğer ve dünya da içinde olalım olmayalım, beğenelim beğenmeyelim, sevelim sevmeyelim, inanalım inanamayalım her türden şeyle kuşatmışsa bizi sağımızdan solumuzdan, kuzeyimizden güneyimizden onları bilmek isterdik. Bilmediğin, bilinmezdir ve onun benimsenmemesinin ya da kabulünün bir açıklaması yoktur çünkü.
İnanmadığımızın, sevmediğimizin ne olduğunu  bilmek için onu daha çok okuyup bellemekti, bilmek. Böylece “Neden” sorusunun mutlaka bir cevabı olurdu. Bu karşımızdakini şaşırtırken bizi küçük düşürmez,  bir şeye bilerek yönelip yönelmediğimizi de apaçık gösterirdi.
Ankaralı, her şeyden anlardı. Şimdilerde biraz değişti yaklaşım. Ankara yurdumuzda, Ülkemiz dünyada, dünya bir galakside ve her galaksi ucunu bucağını bilmediğimiz kainattayken biz, ufacık iç dünyamız yerine hiç olmazsa incir çekirdeğinde yaşamaya razıydık. Fındık kabuğunu hayal ederdik gerçi. Ama bir de hindistan  cevizi kabuğu kadar dünyalar vardı ki onlara “derya” derdik.
Her yerde erdem ve erdemlilik sevilse de  Ankaralılar hakka saygıyı, kuyrukta bile başkasının önüne geçmemeyi, kurallara uymayı aptallık değil karmaşadan uzak ve akıcı bir düzenin baş koşulu görmeyi ilke edinmişlerdi. Bunlardan uzak olanlar için anlaşılması kolay olmayan şeyleri benimsemişlerdi yani.
Sanattan, spordan anlardık. Bir iş hakkıyla yapılsın da o iş ne olursa olsun yaklaşımındaydık. Bir semer ustasının değerini bilirdik. Yok olmaya yüz tutmuş zanaatların, zanaatkarların, tabiatın, doğadaki her endemik türün, suyun kısacası yaratılmış her şeyin değerini bilirdik. Bu tür bir bilmeklik, yaratılmışları sevmek demektir. Yunus’un öğütlediği gibi sevmektir.
Türkiye’nin kalbi Ankara. Ankara’nın kalbi Kızılay. Diyeceğim Türkiye’nin kalbinin kalbi, aynı hızla dolup taşan havuza benzer. Bir yandan otobüslere, dolmuşlara, metroya  binip gidenler öte yandan son durak Kızılay’da otobüsten, dolmuştan, metrodan inenler… Her yan  işyeri, dershane, dil öğretim merkezi, sinema, banka, büyük kitapçılar. Daha Cumartesi oradaydım. Bir kez daha kalabalıktan haz etmediğimi anlamamı sağlayacak kadar kalabalıktı  koca meydan. İnsan seli akıyor gibiydi geliş ve gidiş yönlü.
Eski semtimiz Emek – Bahçelievler’den bir arkadaşımın eşinin işyeri, Güven Park’ın karşısına düşen bir handa. Patlamayı duyunca arkadaşım hemen eşini arıyor. Eşinden haber alana kadar yaşadığı süreci anlattığı yazısını okuyunca içinde olduğumuz gerçeği daha bir anladım.
Yine telefon açıp ulaşamamalar. Yine bembeyaza kesmiş halde  haber beklemeler. Ellerin buz gibi soğuması. Ta ki bir “İyiyim” sesi duyulana dek. O iyilikle anlatılan, “Bu seferlik atlattık”. Yine de bu acıları atlatamıyoruz. Acı, anlatılamıyor, unutulamıyor. Sözcükler bile utanıp saklanıyor bir yanlara. Hiçbir sözcük kendini yeterli görmüyor galiba hissedilenleri anlatmakta. Bulamıyoruz onları. Tek bir şey çıkıyor ağızlardan yalnızca “Çok üzgünüz”
Ankara, başka başka nedenlerle çok çığlıklar attı diğer kentlerimiz gibi. Deprem çığlığı atanların koştuğu yerdi. Ağustos ve Kasım İstanbul depremlerinden sonra Ankara  ciddi ciddi kalabalıklaştı bir anda.  Sonra kalabalıklaşmaya devam etti.
Her gelen kendinden bir şeyler getirdikçe Ankara’nın kimi yönleri farklılaştı. Kredi ile araba alıp kurallara uyanlar, senede en az iki kez arabasını kolayca en pahalısından olanlarla yenileyip trafikte kurallara geri kalanların uymasını isteyenlerle karşılaşınca bocaladı.  Eski Ankaralılar kitap alırken yeni Ankaralılar’ın kılık kıyafetle bir şey olmaya, marka düşkünlüğüne şaştı kaldı.  Yine de Ankara’ya ruhunu veren  o çekirdek Ankaralılar  hiç kaybolmadı.
Patlama sesi, çok uzaklardan duyulur. Kızılay’a yakın semtlerde, başta Çankaya ilçesinin mahalleleri ayan beyan işitir. Yine duyulmuş zaten. Hatta Keçiören’den dahi duyulmuş o yeni bir acıyı bangır bangır duyuran ses…
O sesi işitmek… Ne olduğunu görmeden anlamak… Bahçelievler’deki bir lisenin öğretmenin artık derslere giremeyecek olması… Genç basketbol takımın kaptansız kalması… Anlı şanlı futbolcu oğlunun maçını izledikten sonra maç sonrası başı kalabalıktır diye oğlunu ziyaret etmeyen babanın, oğulcuğunun kendine Kızılay’da açtığı işyerine gidememesi… Dünya başarı listesinde hep var olan bir üniversitemize derece ile girmiş elektronik mühendisliği öğrencisinin ana babası, oğullarının diploma alışını, düğününü hiç görmeyecek olması… Bir abla, kardeşsiz kaldı. Eşini kaybettikten sonra tek kızına umut bağlamış annenin o umudu da öldü! Hemen birkaç saniye önce özçekim yapan on yedisindeki bir kızın yerde cansız uzanışını… O çocukların gelecekte neler olacaklarını bir düşününce içler yanıyor…
Üç çığlık yükseldi ardı ardına, yakınlarda Ankara’da. Tüm Ankaralıların feryatlarıydılar… Her siren sesinde yürekler ağızlara geldi. Televizyonlara gidemedi eller; ama gitmesinden başka da yol yoktu.
Artık Ankara’daki anne babaların tek düşü, evlatlarının eve sağ salim gelmesi. Servise binenlerin, dolmuşa binen yolcuların, yaşı tuttuğu için belediye otobüsüne bedavaya bindiğinden gençliğinde hep dolandığı Kızılay’a inmiş seksenlik amcaların evde bekleyenlerinin beklentisi. Oysa bambaşka şeyler hayal etmek varken…
İç dayanmıyor böylesi acı çığlıklara… Üçüncü oldu bu…
Tesellisiz şeyler de var. Hiçbir şey teselli olamıyor böylesi çığlıklar atıldığında, duyulduğunda… Sevindirecek tek şey var. Dördüncü çığlığın olmaması. Olursa da sevinçten olması!


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN