• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 27 Mart 2017, Pazartesi 23:00 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:38
Font1 Font2 Font3 Font4
Sudaki Akis

Bilmek ne kadar yeterlidir? Evet, sınava girerken yelkeni olabildiğince dolduran rüzgâr gibidir bilgi. Ama her bilmeklik, yelkeni dolduran yel olamaz. Eğer bilgi esmeyen rüzgârsa.


Kitaplardan çalınmış bilgiler, en sorunsuz olanlar. Tarihiyle, yeriyle bilinirler. Kaynakçası tüm verileriyle bir bir sıralanabilir. Bilmek, her konuda kendimizden başlamalı. Soyutundan somutuna. Diyelim ki bizim bilim insanlarımızca asırlar önce herkesten önce söylenmiş bilimsel gerçekleri onlardan yüzyıllar sonra söyleyenlerin bulduklarını sanırız. Yer çekimi kanununu, dünyanın döndüğünü biliriz, bu bilgiler kesinkes de doğrudur; ama eğrilik bu bilgilerin en önce ananlarca değil de çok sonra ananlarca bulunmuş  sanılmasındadır. O zaman bilmek, mesela bir doğa kanununu bilmek kadar o kanunu ortaya koyanı da bilmektir tam anlamıyla. Hakkıyla.


Yavru kuşların dış dünyayı tanımak için ağaç kovuğundaki yuvadan  başlarını dışarı uzatması gibi  merakın erebildiği yerlerden derlenenler, öğrenilenler konuşturur. Söyletir çünkü   bir türlü çuvalına sığamayan mızraklar gibidir bilgi. Akışkandır. Bilenden bilmeyene. Kuru toprakmış, kaya başıymış dinlemeden baş veren fideler gibidir. Yeşermek ve yeşertmek için patlayacak tohumdur ille.


Bilgi, mutlak dışa vurulur; deniz dalgasının kıyıya vurması gibi. Deee… Kimisi bunu ukalalık etmek, malumatfuruşluk, bilgiçlik  taslamak sanır. Bilmiş bilmiş konuşmak,  hiç fikri olmayacak konularda akıl vermeye kalkmak da hoş değildir. Ancak dosdoğrular, bilimsel gerçekler ya da kayıtlı kuyutlu tarihi olayların yanlış aktarılması sırasında doğru bilginin sergilenmesinden geri kalınmıyorsa bu, bilmişlik taslamak değil doğruculuk yapmaktır.
Bilmediği  halde bilir gözükenler, tam da ağlanacak hali gülünecek hale getirenlerdir. Bir kere karşılarındakilerin bilgi düzeyinden bile haberdar olmadan sanki onlar konuyu ilk kez duyuyormuş gibi bol keseden atıp tutarlar. Oysa bilenler, bilmeyenlerle hiçbir zaman bir olamayacağından bilgiçlikleri çoklukla yüzlerine vurulmaz. Hesaba alınmazlar mı desek, gülüp geçilirler mi?


Bir de bilip de bilmezden gelenler var ki… Böylesi haller hep varmış insan ilişkilerinde. En şiirselini vaktinde Nedim yaşamış olmalı. Öyle ki kendi yaptıklarını kendisi  de bilmiyor, sanki başkası yapmış gibi anlatıyor. Yaptığından kendisi bile habersizmişçesine dizelerini yazarken, söylerken gülüyor muydu acaba içten içe? Hiçbir şey, olgu, kişi içinde bulunduğu kendi çağından bağımsız ele alınamayacağından Nedim de yaşadığı   çağın koşullarının bir şairi nasıl yönlendirdiğine kendince bir örnek olmalı.


O zaman en kadim bilgilerle başlasak bilmeye… Yanlışta ısrar etmeye… Doğruların yanlışlarca nasıl çiğnendiğine… Diyelim ki dünyanın yuvarlak oluşuyla başlasak… Dünyanın neye benzediği, eski zamanların çetin konusuymuş. Mayalar, dünyayı gölde yüzen dev bir timsah sırtı olarak bilirlermiş. Thales’e göre suda yüzen bir tepsiymiş.  Babilliler, dünyanın kutu şeklinde olduğuna inanırken Mısırlılar tepsiye benzetirmiş.
Biri dünyanın neye benzediğini çok önceleri biliyordu ama. Beyruni diye de anılan Biruni. Dünyanın döndüğünü Galileo’dan, yer çekimini de Isaac Newton’dan çok önce söylemişti. Biruni’den altı yüz sonra Galileo, dünyanın döndüğünü söyleyince dinleyen kimilerinin de nevri dönmüştü mesela. Zira o sıralar, dünyanın yuvarlak olduğundan kendi etrafında  dönerken güneşin de etrafında döndüğüne kadar bilgilerin doğruluğunu değil kabul etmek, böyle bir şeyi söylemek cesaretinde bulunmak bile akıl dışıydı. Galileo “dünya yuvarlaktır. Kendi ekseni etrafında döner. Bu dönüş sırasında güneşin yörüngesi etrafında da dönmektedir. Gece gündüz ve mevsimler işte bu dönüş sırasında olur” gerçeğini anlamıştı. Anlatmaya da kalktı. O zaman da duyanlar ayağa kalktı.


Eski çağlarda böylesi  bu gerçeği paylaşmak, bir sırrı paylaşmak  gibi olmuş. Oysa gerçek bu; ayıp değil, yalan yanlış değil. Dünyanın kanunu; doğanın gereği. Ama gerçekler ilkten kolay kolay kabullenilemez. Ya da söylendiğinde doğrudan uzak  gözükür. Bu da cahil insan olmanın kanunu, doğası. Haa, bir de çağın gereği tabii. Her çağ kendi yörüngesinde akıyor gezegenler gibi. Kendi bilimsel  doruğu ve daha nelerin yola taş olarak döşendiği,  o döneme ait  olguların bütünü olarak yaşanıyor.


Bilmek, bazen başa bela. Diyelim ki cahillerin cahilliklerini bilmedikleri ortamlarda dopdolu olup da konuşacak birini bulamamak. Ya da herkesin elde edemediği deneysel sonuçları, formülleri bilmek baş bile ağrıtabilir. Oysa öyle bilmeklikler var ki…


En iyi bilmeklikler, yol yordam bilmek, karşıdakinin halini bilmek olmalı. Kırmadan dökmeden. Kaynar sular gibi yakmadan, buz kestirmeden anlatmak, anlamak.  Bazı bilmeklikler sırf akıl yoluyla. Okuyarak, yaşadıklardan çıkarımlarda bulunarak. Neden sonuç ilişkisi kurarak. Ama bir de öyleleri vardır ki sezişle olur. Hisle olur. Bilirsiniz, ama ortaya koyamazsınız bildiğiniz şeyi. Kitap sonu gibi de değildir ki açıp sayfasını gösterseniz haklı olduğunuzu. İnsan sezileriyle de insan çünkü. Akıl yürütmesiyle, çıkarımlarıyla, hisleriyle. Ama hissediş, kişisel bir olgu olmaktan öteye gidemez; diyelim ki asla belge sayılamaz. Sayılmamalı da zaten.


Hissedilenler, apaçık ortaya koyulamasalar da  yine de bir anlatım yolu bulunmuştu kendine çok önceleri. Galileo dünyanın döndüğünü mahkemede söze dökemese de bir söylentiye göre salondan çıkarken kendi etrafında dönmüyor muydu?


Biruni’den, altı asır sonra Galileo’dan bugüne hala bilseniz de söylediğinizde doğruluğunu kanıtlayamayacağınız şeyler var mı acaba? Hala yalan ya da yanlışlara gülümsenirken, gerçeklere kaş çatılabilmekte belki de. Tarihin en eski dönemlerinden kalma tabletlerden bilgi çağı denilen günümüze doğrulara haksızlık hala yol alıyorsa eğer, o zaman o haksızlığı yapan çağ mı, insanlar mı?

 

Dünyanın hem kendi ekseninde hem de güneşin yörüngesinde döndüğü gerçeğinden dönülemez çağdayken biz, şimdi bile çoğu gerçeklerin gerçek olarak kabul edilip edilmediğinden  ne kadar eminiz? Mesela yumurta kimine göre sağlıklı kimine göre kolesterol deposu. Gerçeklere hak ettikleri değerleri vermekte miyiz? Yoksa sırlarını, hazinelerini höyükler altında saklayan eskilerin usulünce yeni yeni görünmez höyüklerimiz mi var? Devekuşlarına gülerken kendimizi görmezden geldiğimiz oluyor mu? Ya devekuşları da bize gülüyorsa?


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN