• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 22 Temmuz 2016, Cuma 23:00 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:43
Font1 Font2 Font3 Font4
Sis ve Deniz

shutterstock_56619616_800_580
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Göründüğümüz yalnız ve yalnız kalıplarımız; ama sözlerimize dek bizi anlatan, ruh sadece. Ruh, duygu da, duyumsama da. Kin de kan da. Ama neşe de sevgi de. Ruhun karası, bazen bedenle özdeşleştirilir bu yüzden. Yıkıcı bakışlar, küçümseyen gülüşler dışa yansımış kötülüklerin, çirkinliklerin  beden diliyle anlatımı olarak  görülmüş olmalı ki  “içinin alası dışına vurmuş” dene gelmektedir. Kimisinin içinin  alası, kilitlenmiş dişlerde, her an kuyruğu kalkık akrep  gibi pusuda olmasında besbellidir. Ruhla beden hep beraberdir; ama ruh için zorakidir bu kimileyin. Zıt kutupların ikizliğidir ruhla bedenin, iki ayrı kavramın  bir olma ya da olamama öyküsü.
Çirkin deyince hemen dış görünüşü anlarız, değil mi? Ruhun çirkinliği önde olmalıyken görüntünün çirkinliği  yanılsamasında yiteriz. Oysa Cirano da, Quasimado da görünüşte çirkin değil miydi? Ya ruhları? Ruhlar görünmüyor, karanlıkta ışıyan elmasımsı yıldızlar gibi parlıyorlar tek.
Cirano’nun  yürek alevinden köz köz tütüp ağzından çıkan; ama başka birinin imzasını taşıyan mektupları okuyan Roxane, başkasınca atılan imzaya mı aşıktı, dizelere mi? Cirano’yu beğenir miydi eğer Cirano’yu görmüş olsaydı dizelerden önce? Mısraları okudu da ne oldu? Bir ruhun aynasıydı o dizeler ve Roxane, ruhun yansımasını gördü. Biçimsiz bir görüntünün alabildiğine sakladığı, sızıntısı ancak şiirlerle, satırlarla olan ruh, eriyen kar suyu gibi damladı, damladı,  damladı. Kar suyu, su birikintisine dönüştü. Ardından göl oldu, deniz oldu.
Görsel niteliği, ruhsal nitelikleriyle taban tabana zıt  Cirano’nun  satırları, Cirano’nun ruhuyla yazıldı. Ruhu olan dizeler oldular o yüzden. Ama yalnızca el yazsaydı onları? Hali, yalnızca dış varlığıyla masa başında olup ruhu değil eli işe gidenlerden olurdu. Ruh katık olmazsa bir işe, yavandır o iş. Ruhsuzdur o yüzden. Cirano ruhlu olanlar yok mu şimdilerde? Eminim, hem de nasıl eminim ki var. Ve benzerlikleri sadece ruhlarının güzelliğinde. Burunlarından doğan çirkinliklerinde değil. Yani çirkin değiller. Ruhları güzelliğinde dışları da.
Ruh denizdir, beden de sis. Sis, denizi örter, göstermez, saklar kimileyin. Ruhun görünmesi için güneşin açması gerek. Güneş de satırlar, dizeler o halde, iş kalem kağıda kaldığında…
Beden, kimlik; oysa ruh, kişilik. İyisiyle kötüsüyle inceliğiyle, kaba sabalığıyla, duyarlılığı duyarsızlığıyla. Ruh sessiz, beden patavatsız. Ruh, testideki su,  beden de testiyse eğer, testinin sızdırmayanı olmaz. Bir çatlağı bekler ruh sızmak, testinin dışına  su mürekkepli bir imza atarak kendini belli etmek için. Eğer isterse tabii.
Ruh, diyelim ki doğa delisi; ama dış varlığımız belki de bir masa başında pineklemekte. Odanın camından kapkara camlı binaların gri duvarlarını görmekte. Bir güvercinlerle saksağanlar olmasa kanat sesi bile çok uzakta olacaktı o duman grisinde.
Ruh,   dağarcığına her kavramı, sözcüğü almaz. Kırıp dökerek inciten, rencide eden, hiç olmayacaklara alınan, hak etmediği halde elde ettiklerinin güç zehirlenmesiyle ruhunu unutup  ruhsuz birer  silindir olup çıkmışların arasında bocalar her gün. Yani ne dış beden rahat ne de ruh dünya keşmekeşinde. Dış, içi de beraberinde sürüklerken ikisi de perişan.
Dış güzellik, ruh güzelliğinin belirleyicisi olamıyor. Anmıştık ya  bu yüzden Cirano’yu da, Quasimado’yu da. Ruhun niteliğini görebilmek de öyle ha deyince olamıyor. Görüntünün, ıssız dağ göllerine vuran kayın gölgeleri gibi dingin olması istenir ki açık açık seyredilebilsin dışa vurum. Dinginlik,  kenarında oturulacak, alıp her türlü tasayı, derdi uzaklaştıracak tek şey. İç dünyanın derinlerine o sadelikle dalınacak. Oradaki inciler, mercanlar derilecek.  Oradaki pınarlardan sulanacak ruhun canı. Eğer kurumadılarsa. Saklılardakilerin, kendi  seslerini duyacak kulağı beklemelerindeki sabrın rengi görülecek. Gün ışığına hasret gün yüzü görmemişler görülecek böylece…
Nasıl iyi ve kötü, gece ve gündüz birbirinin zıddıysa ruh ve beden de birbirinin zıddıdır çoğu kere. Ruh bedenin hapsinde, beden de kapris giysileri içindedir. Bazen bu kapris, kaderin kaprisi de olabilir. Nasıl mı?
Ruh çok başka şeylere meyletmişken dış varlığımız bambaşka meşgaleler içinde olabilir. Bu kaçınılmazdır. Zira hayat bir kavgadır. Ekmek kavgası. Çobanlık yapan bir çocuğun sürüyü gütmekten başka bir yolu yoktur. Oysa içinden taşı, kayayı koyun, sürü şeklinde yontmak geçmektedir belki. O çobandır ve sürünün başında kavalıyla çobanlık edecektir çaresiz. Koyun sürüsü onun gerçeğidir her ne kadar  düşü  koyun yontusu  yapmak olsa da. Ruh, düşlediği yontuları yaparak beslenemezken dış varlığımız bu kez ruhun hapis olduğu zindanlar gibidir. Yani sürü başında prangaya vurulmuştur  sürü gütmek yerine  kayaları yontarak taştan sürüler yapmak isteyen çoban çocuk.
En çok iş hayatında tanık oluruz bu çileye. Ruhun derinlikleri nerelere ulaşmışken, sığ kıyılara vurmuş balıklar gibi sırf hayat kavgasında kıyılarda çırpınmak nerede? Çoğu kişi, işi olduğu için mutludur; ama işi ruhuna uygun kaçmaz. Hayatın gerçeği bu aykırılığı umursamaz ama. Hayatın gerçeği, bir iş sahibi  olmaktır ve bundan öte daha ne istenilmektedir ki?
Ruhsuzluk belki de buralarda başlar. Bir işe gider gelir çoğu kişi; giden ruhu değildir ama, ayaklarıdır. Koşturmacasında vardır işin; ama benliğiyle yoktur. Çok şeyde olduğumuz gibi. Testide olması gereken pınar suyudur böyleleri. Deniz suyu da sudur doğrusu; ama testideki su olmak için mi sudur o? Çoğumuz deniz suyuyken engin denizlerde değil testilerde olabiliriz yani. Denizin dalgalarındaki çağırışı her duyduğunda  burnunun direği sızlar öylelerinin.
Ruh, kırların, dağların, ormanların havasını solumak, şarlakların, kuş seslerinin orkestrasından bir konser dinlemek isterken dış varlığımızla, kulaklarımızla duyduklarımız hesap kitap, çıkar, oyun düzen ve incitici şeylerdir hem de pek çok kez. Ruhu kara olanlar, herkesin içini karartmayı yeğlerler. Hep bir fırsat kollarlar. Dedim ya, kuyruğu havada akrepleri andırırlar. Yine de buradaki en güzel yan, kurumuş yaprakların sarısının, taze yaprakların yeşiline nasıl diş bilediklerini görmektir.
Dış şartlar, ruhun seti… Atlanıp geçilemez duvarı, engeli. Görünmez kilidi. Ruh, sesi duyulamayan çağlayan. Şarkısı bilinmedik kuş ötüşü. Yalnızca içteki adı başka, esişi başka yellerin tatlı uğultusu. Ama gizli. Cirano gibi. Çünkü görüntümüz,  duvar gibi dikilmekte ruhun önünde.
O zaman testilere kalıyor iş. Ya testi çatlarsa? O an, ruhun gün ışığını gördüğü andır. Belki Ciranovari bir dizeyle belki nesirle belki çok şeyden eli eteği çekip alıp başı gidilen bir dağ başındaki inzivada. Ruh, çileyi çekendir. Ta ki testi çatlayana dek.
Diyeceğim  içle dış farklı. Dış, Ciranoysa eğer,   duyan yürek olsa da duyuramaz; ama ruh Cirano’nun satırları olmaya yol bulduğunda duyan da duyuran da olma yolundadır çoktan. Kimse Cirano’ya baktığında gördüğünden hoşnut olmasa  bile Cirano’nun görünmeyen yanı, iyi ruhu, uzanan eli, duyumsayışı  belki de en seveceğimiz şey olabilir.
Yani eski Türk filmlerinin yaklaşımıyla kurarsak cümleyi, ruh ya da bedenden birinin ait olduğu ortam, şartlar, zemin, diğerinin asla olamayacağı yer olabilir.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN