RÖPORTAJLAR
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
  • Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
    Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
  • “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
    “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
    Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
  • METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ
    METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ

Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
Eklenme Tarihi: 7 Eylül 2018, Cuma 06:03 - Son Güncelleme: 7 Eylül 2018 Cuma, 06:04
Font1 Font2 Font3 Font4



Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
Yazarlık, editörlük ve gazetecilik yapan Sevda Dursun ile hayatı ve yeni çıkan Şubat Tutulması isimli kitabını konuştuk. 28 Şubat’ın hikâyelerinden oluşan kitapta birçok öykücünün öyküsü var. Dursun’un da öyküsünün bulunduğu kitabı şimdi hazırlamasının sebebini “O günlerde yaşadıklarımıza şimdiden baktık biz. Duygular daha berrak, yaşadıklarımızın adını daha kolay koyabildik” şeklinde anlatıyor. Daha önce eğitimini aldığı çocuk gelişimi konusunda da kitaplar yazan Dursun’un bu eseri aynı zamanda ilk öykü seçkisi.

Öncelikle röportaj vermeyi kabul ettiğiniz için size teşekkür ederiz. Bize yazı yazmaya nasıl başladığınızı anlatır mısınız?

 

Yazı yazmaya başlamak diye bir şey yoktur zannımca, çünkü ben kendimi bildim bileli yazıyorum. Bu profesyonelce olmuyor ilk başlarda. Günlükler, minik minik mısralar, kopuk kopuk hikâyeler… İlk yazım Milli Gazete’nin okuyucu köşesinde yayınlandığında, heyecandan ölecektim. 15-16 yaşlarındaydım zannedersem. İlk kez basılı bir medyada yazının yayınlanmasının ne demek olduğunu şimdiki gençler anlayamaz. Çünkü artık sosyal medya diye bir yer var ve insanlar her türlü duygu ve düşüncelerini rahatlıkla bu mecralarda yayınlayarak, başkalarına ulaşmasını sağlayabiliyor.

 

Daha sonra neredeyse her hafta okuyucu sayfasına deneme, şiir göndermeye başladım. Hatta o zamanlar İbrahim Tenekeci de şiirlerini oraya gönderirdi. O sayfayı yapan İsmail Fatih Ceylan, “Kağıthane’den İbrahim Tenekeci, Silivri’den Sevda Salihoğlu yazı gönderdi mi, okumaya gerek duymadan yayınlardım” demişti. Daha sonra Silivri yerel gazetesi Hürbakış’a da yazılar göndermeye başladım. Yazılar mektupla gider, yayınlanacağından haberimiz bile olmazdı. Gazeteyi elimize aldığımızda o sürprizi yaşamak gibisi yoktu.  

 

Yazarlık, editörlük, gazetecilik; bu süreç nasıl gelişti, hangi evrelerden geçtiniz? 

 

Hep olmak istediğim meslek gazetecilikti. Fakat üniversite sınavından aldığım puan İstanbul’da bir gazetecilik bölümüne yetmedi ve ailem de şehir dışına yollamadığı için Okul Öncesi Öğretmenliği bölümünü kazandım. 1. sınıftan itibaren hep olmak istediğim meslekle ilgili çalıştım aslında. Derslerden sonra Göztepe’den Topkapı’ya Tüketici dergisine giderdim çalışmak için. İlk röportajlarım orada çıktı. Hocalarımla, hatta bölüm başkanımla röportajlar yaptım. Ve Mustafa Armağan’la tanışmam, İz yayıncılıkta tashih işlerine başlamam yine bu senelere denk gelir. Ondan sonra devamı geldi. Hem okuyup, hem de yayınevlerine tashih işleri yaparak editörlüğümü geliştirdim.

 

Okul bittiğinde okuduğum meslekle ilgili yaptığım şey Çocuk Eğitimiyle ilgili kitap yazmak oldu. Yazı vazgeçilmezimdi çünkü. İlk gazetecilik deneyimim de Yeni Söz gazetesinde oldu. Ardından Milat gazetesi, Diriliş Postası, çeşitli internet sitelerinde köşe yazarlığı ve şu an bulunduğum Gerçek Hayat dergisi… Gazetelerde röportaj ve köşe yazıları yazıyordum. Gerçek Hayat dergisi artık hem dosya haber, hem röportaj hem de editörlük yaptığım bir mecra. Süreç uzun ve zorluydu ama kısaca özetlemek gerekirse böyle.  

 

Kitap yazmanın, gazeteciliğin ve editörlüğün zor yanları nelerdir? 

 

Her mesleğin zor yanı vardır elbette. Kitap yazmak için yalnızlaşmak gerekir en çok. Kendini her şeyden yalıtmazsan, kitaba başlarsın ama devamını getiremezsin. Bilgisayarın başına oturduğun zaman, konuya başlamak da en zor süreçlerdendir. Tıpkı doğum sancıları gibi, bir konuya başlamadan önce bin türlü sancı çekersin, mazeretler, kafandan ürettiğin sorunlar bitmez, ama bir kez başladın mı, devamı gelir. Disiplinli çalışmak da bir kitap yazmanın olmazsa olmazından. Gazetecilik ise sürekli kafanı meşgul eden, ister istemez gündemin peşine takıldığın, son dakikalardan haberin olduğu bir meslek. Bu zaman zaman insanı sıksa da, işin içinde olanlar zaten bundan beslenir. Benim en zorlandığım kısım ise hem bedenen hem de zihinsel olarak yıpratıcı olan bu mesleği 3 çocuğumla birlikte yürütüyor olmam. Zaten onlar küçükken kesintiye uğraması bu sebepten.

 

 Size mesleğiniz sorulduğunda kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

 

Yaptığım o kadar iş var ki, hangi birini bir çırpıda söyleyebilirim. En kolayını yapıyorum, yani şu an meşgul olduğum gazetecilik mesleğiyle tanımlıyorum kendimi. Sohbet uzarsa, detaylara girebiliyorum ancak.  

 

28 Şubat sürecinde ne gibi olumsuzluklar yaşadığınızı kısaca anlatır mısınız?

 

28 Şubat yaşarken çok da farkına varmadığım, fakat dönüp baktığımda eğer o süreçlerden geçmeseydim neler yapabileceğimi düşündüğümde ne büyük haksızlıklara uğradığımızı anladığım bir dönemdi benim için. Biz üniversite son sınıftayken yasaklar gelmeye başlamıştı, Marmara Üniversitesi başörtülü derslere girdiğimize dair imza alıyordu bizden. O imzaların bir gün gelip bizim başımızı yakacağı teranelerini dinleyerek mezun olduk. Tabii ki arkadaşlarımız o sene KPSS diye bir sınav olmadığı için hemen memur olarak atandılar. Biz şansımızı denemedik bile. İyi ki de denememişim şahsım adına, zira o zaman bu yazarlık ve gazetecilik serüvenlerim nasıl gelişirdi? Yine de insanın içinde bir şeyler kalıyor aklına gelince.

 

O dönem sadece kamu değil, özel sektörde de hangi meslekten olursak olalım pek bir şansımız yoktu. Tırmalayarak geldik şu an bulunduğumuz yerlere. En iyisi olmazsak, zaten niye bizi tercih etsinlerdi ki… Geç kalmışlık var bir de, zamanında engellendiğimiz için yapamadığımız bir sürü şeyi, geç yaşlarda yapmaya başladık. Mesela ben şimdi hala yüksek lisans yapmayı düşünüyorum. Niye diyorum bazen, bu yaştan sonra ne gerek var. Okumaya karşı bu açlık, muhtemelen o engellenmelerimizin altında yatıyordur.  

 

Bugün laik  kesimden gelen, yaşamlarının kısıtlanması konusundaki kaygı ifadelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Gezi kalkışması da bu sebepler öne sürülerek tırmandırılmıştı. O günlerde üniversiteden bir arkadaşımla konuşmuştum. Kendisi gezicileri savunuyordu ve kısıtlandığını iddia ediyordu. Uzun zamandır muhafazakâr bir parti iktidarda olduğu halde, biz başörtülüler yeni yeni okullara alınmaya başlamış, kamuya henüz kabul edilmemiştik bile. Bunları anlatmaya çalışırken, “her şey yapabiliyorsunuz, her şey sizin zaten” dedi bana. Okuldan mezun olduğundan beri hiç iş aramamış, hemen memur olarak atanmış biri, o sıralarda işsiz olan birine bunları söyleyebiliyordu. “İnsaf et arkadaşım, devletin imkânlarından sonuna kadar faydalanan sen, devlette bile çalışma hakkım olmayan, ama her şeyi olan ben oluyorum, nasıl oluyor bu” dediğimi hatırlıyorum. Böyle olaylar yaşadığımda haksızlığa uğramışlık sarıyor bir anda beni. Laik kesimin yaşamları kısıtlanması hikâyesi, açıkçası biraz şımarıklık gibi geliyor. Şu an kendi mesleğime ve kendi çevreme baktığımda bile, başörtüsüzler, bizlerden daha fazla tercih edilen eleman. Bizim bir yerlere gelebilmemiz için, başörtümüzün hakkını vermemiz gerek en basitinden, yani üstün yeteneklere sahip olmalıyız ki, kafamıza o şeyi takarken bir şeyler olabilelim.  

 

Bize yeni kitabınız Şubat Tutulması’nı anlatır mısınız, nasıl oluştu?

 

İki sene önce Gerçek Hayat dergisinde 28 Şubat’ın edebiyatıyla ilgili bir dosya haber yaptığımda çıktı bu kitap fikri ortaya. Aradan onca yıl geçmesine rağmen, 28 Şubat’ın edebiyatı çok az yapılmıştı. Yaşadıklarımız çocuklarımıza aktarılmak için o kadar yetersizdi ki, bunun mesuliyetini hissettim. Çünkü yaşananlar edebiyat yoluyla aktarılmazsa, kalıcı olmuyor maalesef. Duygular da yeterince aktarılamıyor. Kolları sıvayıp bu işe başladığımda, çok da kolay bir şey olmadığını anladım. Bir sürü hikâyeci bulup, belli bir konu üzerine hikâye yazdırmak, görüldüğü kadar kolay değil. “O kadar gerçek ki, hikâyesini yazamadım” diyen yazarlar oldu mesela. Erkekler çok fazla dâhil olmak istemedi, belki de onların 28 Şubat’ı çok fazla yoktu. 4 erkek yazardan hikâye alabildim ancak. Bir de sürecin acımasızlığı vardı, her hikâye, kendi mecrasında o günlere götürüp bırakıyordu ve insanın içine oturan acısıyla, her seferinde gözlerime dolan yaşlarla süreci yönetmekte zorlandım. Her şeye rağmen iyi ki yapmışım, çocuklarıma o günler için bırakacağım bir eserim var artık. Yeterli mi, hayır değil. Umarım devamını da başkaları getirir.  

 

Böyle bir kitabı şimdi hazırlamanızın özel bir nedeni var mı?

 

Az önce de anlattığım gibi, yaşarken olayları çok fazla anlamlandıramıyorsunuz. Zaten uzun süren bir dönemdi ve kolayca geçip gitmedi. Hayatımızla yoğruldu, şimdimize yansıdı ve bizi farklı hayatlara savurdu. O günlerde yaşadıklarımıza şimdiden baktık biz. Duygular daha berrak, yaşadıklarımızın adını daha kolay koyabildik. Aslında edebiyat böyle bir şey, bir olay olduğunda hemen yazılmaz, yazılsa da yeterince anlamlı olmaz. Aradan zaman geçmesi, bu gibi yapıtların bir gerekliliğidir.  

 

Gerçi kitabınızın önsözünde bazı ipuçları (Bin yıl, kaosa kalkan eller…) veriyorsunuz ama o dönemden en çok kime ve neye kızgınsınız?

 

Kızgın demeyelim de kırgınlıktan bahsedebiliriz. Şaşıracaksınız ama en çok bizi yalnız bırakan, çaresizliğimizden çeşitli yollarla faydalanmak isteyen bizim çevrenin erkeklerine kırgınım. Bir gün birileri çıkıp bunun hikâyesini de yazar inşallah. Başka gidecek yerimiz olmadığı için bizim camianın özel sektörlerine başvurduğumuzda, üç kuruş paralarla bizi sömürenleri unutmadık. Kin tutmuyorum, asla, ama onlar da bir gün karşılarına çıkacak. Ne hikâyeler duyduk o süreçlerde, ikinci eşlik teklif edenler mi dersin, görünmeyen mekânlarda çalıştıranlar mı? Sonra bizim üzerimize basa basa yükseldiler ve şimdi her biri dönemin zengini veya muktediri. Dedim ya, biz zaten imtihanda olduğumuzu biliyorduk, başarıyla geçtiysek ne mutlu bize. Gerisini sınıfta kalanlar düşünsün.

 

28 Şubat döneminde var olan, bugün bulunmayan fakat var olmasını istediğiniz neler var?

 

Hakiki hevesler, hakiki arkadaşlıklar, hakiki dayanışmalar, hakiki entelektüellikler vardı. Davamız vardı ve bu uğurda yaşadıklarımız bizi besliyordu bir nevi. Hiçbir karşılık beklemeden yaptıklarımız, şimdilerde bir şeye tekabül etmiyor. Her şey yapaylaştı çünkü. Zorlu günlerde dostluklar da daha sıkı, daha samimi olur, onların da eksikliğini yaşıyorum. Çok da özlenecek günler değil, ama kıymetli paylaşımların hakkını yemeyim.  

 

Geleceğe dair Türkiye ve kendiniz için neler hayal ediyorsunuz?

 

Geleceğe dair pek fazla kafa yoranlardan değilim. Ben çabalarsam, Allah da karşılığını verir düşüncesindeyim. Benim için neyin daha iyi neyin daha kötü olacağını o bilir çünkü. Çocuklarım için barış içinde yaşayabilecekleri güzel ülkemizin kazanımlarının korunmasını diliyorum elbette. Ortadoğu’daki komşularımızın durumu ortada. Ülkemizin ve sahip olduklarımızın kıymetini bilmek ve sürekliliğini sağlamak en büyük arzu ve hayalim. Türkiye, sadece kendinden ibaret değil, tüm mazlum coğrafyaların medet beklediği bir ülke. Son yıllardaki şahlanışının artarak devam etmesi ve tüm ümmetin dertlerinin devası olması en büyük hayalim.  

 

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Umarız dilekleriniz ve hayaliniz gerçek olur. Size sağlıklı ve mutlu bir ömür dileriz.

 

Röportaj: Burak Hilmi Özkan


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!