RÖPORTAJLAR
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
Eklenme Tarihi: 4 Ekim 2018, Perşembe 23:44 - Son Güncelleme: 4 Ekim 2018 Perşembe, 23:45
Font1 Font2 Font3 Font4



Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
Romancı, yazar, eğitimci Şerif Benekçi genç yaşta vefat etti. Bu ani kayıp ailesini, dostlarını, edebiyat dünyasını sarsacak. Şerif Benekçi’nin ilk romanı Şimdi Ağlamak Vakti’ydi. Bu ilk roman üzerine kendisiyle ilk mülakatı yapan yazarımız Mehmet Nuri Yardım’dı. 5 Nisan 1986 tarihinde Türkiye gazetesinde yayımlanan bu röportajı, Şerif Benekçi’ye rahmet dileğiyle yayımlıyoruz: 

Şerif Benekçi, 1952’de Kütahya Gediz’in Muhipler Köyü’nde doğdu. Yazı hayatına lise yıllarında başlayan Benekçi’nin ilk hikâyeleri Kütahya Dumlupınar gazetesinde yayımlandı, ilk romanı olan Dikenli  Topraklar aynı gazetede tefrika edildi. Deneme ve hikâyeleri ile bir süre bazı dergilerde görülen yazar, yayımlanmamış romanı Yabancı Açlıklar’la Dündar Taşer Roman Armağanı üçüncü teşvik ödülünü aldı. (1977)

 

Romanlarında hızlı bir sosyal değişime uğrayan köyü ve köylüyü anlatan yazar, dördüncü romanı Kumsalı Olmayan Ada ile adını duyurdu. Romanları: Şimdi Ağlamak Vakti, Emin ile Selim, Bir Şafak Yürüyüşü, Kumsalı Olmayan Ada, Güvercin Geçidi ve Kırlangıçlar Erken Göçtü.

 

Gediz, Egenin ‘sır nehir’lerinden biridir…Yüzyıllardan beri bu topraklarda yaşayan insanlarımızın kimi zaman heyecanını, kimi zaman melâlini akışında aksettirir… Ege’nin şair yürekleri, “Gediz’in efsunlu şırıltısını dinlerken” sevgilerini, hüzünlerini damla damla nehre anlatırlar… Bu yüzden gediz efsunlu, Gediz sırdaştır.

 

Şerif Benekçi de Gediz civarında yetişmiş, bu bereketli  toprağın evlâdı olan bir romancı. İlk eserinde gelecek mutlu günleri müjdelercesine Şimdi Ağlamak Vakti diyordu. Roman okuyucuya şöyle takdim ediliyordu:

 

“Cemiyet şuurunu kaybetmiş ansızın bastıran yaz yağmuruyla gelen bulanık sel gibi. Bu akıntıda başını taştan taşa vuran insanoğludur.

Bu roman, bu kumsalda bir çığlıktır.

Bu roman, bu soylu kavganın destanıdır.

 

Şimdi martısız, fakat berrak bir gök mavisinin görüldüğü bu yerde, her şeyin aslı olan su, insanoğlunun mayası olan toprağı öpmektedir.

Suyun karayı öptüğü yere doğru koşan bir adam, bütün iklimlerin bahar yağmuru olsun diyerek, bu zaman diliminde yaşayanlara sesleniyor:

 

“Şimdi Ağlamak Vakti.”

 

Bu romanda kelimeler, güzellik ve derinliklerini yaşanmış bir hayattan alıyor, hayatın mânâ ve derinliği ise, niçin yaşanıldığına bağlıdır. Şimdi Ağlamak Vakti, mânâlı bir hayatın kelimelerle tekrar yaşanması, yahut insanoğlunun yalın ifadesidir.

 

İlk romanıyla haklı olarak dikkatleri üzerine çeken Şerif Benekçi ile romanı ve roman anlayışı üzerine konuşmuştuk.

 

Sayın Benekçi, edebiyatla yakınlaşmanız nasıl baladı? İsterseniz sanata ilk hevesinizden başlayalım…

 

1967’de İzmir İmam Hatip’te okurken, bütün  derslerin çok iyiydi. Fakat Türkçem zayıftı. Birinci sömestrinin sonuydu. Bir gün Türkçe öğretmeni, sınıfta “Arkadaşınızın bütün derslerinin pek iyi olduğunu öğrendim. Onun iftihara geçemsini sağlamak için ben de Türkçesine bir beş vereceğim.” dedi. Ve bu ak saçlı, sevimli öğretmen hayatımın akışını değiştiren nasihatını yaptı:

 

“Eğer bu arkadaşınız Türkçesini düzeltir, ifade gücünü arttırırsa, şimdiki çalışmasının yarısı ile daha güzel başarılar elde eder.” Bayağı etkilenmiştim. Bundan sonra kendimi Türkçeye verdim. Doğu ve Batı klâsiklerini anlamayarak da olsa okudum. Dolayısıyla, kendi yatağına yönelen dere gibi yavaş yavaş edebiyata yönelmiş olduk.

 

İlk okuduğunuz yazarlar arasıda sizi etkileyenler mutlaka olmuştur. Bunlardan isim olarak anmak istedikleriniz…

 

Yazar olarak başta Peyami Safa’dan etkilendim. Safiye Erol’u tanıdım. Onun Ciğerdelen’ini çok sevmiştim. Lise yıllarında da Kemal  Tahir’in eserleri ile tanıştım. Bizden romancı olarak okuduğum yazarlar herhalde bunlardı.

 

Hikâyeci ve romancılarımız genellikle şiirle işe başlamışlardır. Siz bu kaideye uydunuz mu?

 

Şiir okumayı ve dinlemeyi severim, fakat yazmayı  denemedim. Zaten yazmadım da. Daha çok Rus romancıları ile Batı’nın klâsikleri ilgimi çekmişti.

 

İlk çalışmalarınızdan söz edelim biraz da…

 

İlk çalışmalarım hikâye idi. Bunları Kütahya’da bir mahalli gazetede tefrika ettiriyordum. Lisede okurken, hikâye sınırlarını zorlamaya başladım. Ve ilk romanım olan dikenli Topraklar Kütahya’da çıkan Dumlupınar gazetesinde tefrika edildi. Ardından üniversite yılları başladı. Çalışmalarım devam ediyordu. Günlük tutma alışkanlığım sürekli olduğu için, istediğim fakülteye giremeyince okumaya gittiğim Almanya’dan dönünce Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ne girdim. 1976’daki uzun süreli boykottan istifade ederek notlarımı romanlaştırmaya başladım. Bu benim ilk ciddi çalışmamdı.

 

Romanınızı ana hatlarıyla özetler misiniz?

 

Bu muhitte anlatılmakta olan hikâye – baba ile oğlu hikâyesi- yaşanmış bir hadisedir. Otobiyografik bir romandır yani. 1960’lı yıllarda Kütahya’nın Gediz kazasının Muhipler köyünde –ki benim köyüm oluyor bu köy- Amerikan Barış gönüllüsü kalıyordu.O yıllar, resme ithali ya  da Türkiye’de imali sözkonusu olmasa bile, doğum kontrol hapı, -öteden beri dışa açık bulunan köylüler tarafından  bilinen bir şeydi. Baba da, on yıl aradan sonra bir doğum daha olsun istemediğinden,  doğum kontrol hapı almak için Gediz’e gidiyor. Ve hapı alıyor. Dönüşte, kasaba ile köyü birleşiren yol yarı olunca, bir ahlat ağacının dibine oturup hapi önce toprağa gömüyor,sonra, “toprağı da kısır bırakır bu hap” diye düşünüp, hapı topraktan çıkarıyor, büyükçe bir taşın üzerinde yakıyor.İşte roman, bu hapı yakan ve hap artığı olarak dünyaya gelen oğlunun hikâyesidir.

 

Romandaki hadiseler mihver insan olarak ele alınan Orhan Ardıçlı’nın çevresinde gelişiyor. İdealist bir genç olan Orhan’ı bir de sizden dinlemek istiyoruz.

 

Orhan Ardıçlı yetim büyümüş bir insandır. İç Ege’den kıyı Ege’ye, altı yıl pamuk çapalamak, ardından üzüm kesmek ve pamuğu  toplamak için tayfalarla iner. İlkokulu bitirdikten dört yıl kadar sonra akrabalarının himmetiyle okumaya başlar. Lise bitince, Orhan Ardıçlı’yı köyünde yedek öğretmen olarak görüyoruz. Tipik bir Cumhuriyet öğretmeni olan Asu Kırca ile, Anadolu’nun bağrında sefalet ve acılarla şahsiyetini yoğurmuş Orhan Ardıçl arasıda hissî bir yakınlık meydana gelir. Orhan Ardıçlı,deyim yerindeyse, fabrikasyon hatası bir kafa yapısına sahiptir. Hadiselere bakış açısı tamamen yerli ve tabiidir. Asu Kırca’nın heyecanlı hayat dolu tavrı, Orhan Ardıçlı’nın endişeli ve düşünceli tavrıyla tam bir tezat teşkil eder.Genç kadın, Orhan Ardıçlı’nın şahsiyetinden az zamanda etkilenir. Fakat kız, Orhan’ın fakirliğinden ürkmüştür. Asu Öğretmen köyde kalıp beline kuşak saramaz, kına yakamaz, kendi iklimine kaçar. Orhan Ardıçlı, köyünün muhtarı ve imamı ile  diyalog içindedir. Yıllardır köyde köylüden kopuk olarak yaşayan öğretmenlerle imamı, muhtarı ve köylüleri kaynaştırır.

 

Romanın ilgi çekici kısımlarından biri Orhan’ın Almanya’da okurken taviz vermez sağlam kişiliğini sergileyişi, çoğu müslüman ve Türk olan bir toplulukta –bu topluluğa aykırı olarak- inancını yaşaması, değerlerine sahip çıkmasıdır. Diğer taraftan buradaki Türklerin hâli içler acısıdır.

 

Orhan Ardıçlı Türkiye’de istediği fakülteyi kazanamayınca bakımlı öğrenci statüsüyle Almanya’ya gider. Orada, tabii bizim toplumumuz açısından, çağrı trajedisi yaşanmaktadır.Sokaklarda duyulan argolar bizim Tokapı’da, Sirkeci’de duyduğumuz  argolardır.Yarı resmi dil kursu olan Goethe Enstitüsü’nde okuyan altı yüz kadar öğrencinin yarıdan fazlası Türktür. Geri kalanın yarısı da Doğu ülkelerinden gelen müslüman öğrencilerdir. Türk öğrencilerinin kimisi her gün gömlek değiştirir gibi kız değiştirmektedir.Beden hazlarının peşindedirler. Bazıları da boynuna haç takacak kadar işi ileriye götürmüştür.

 

Orhan’ın ise bambaşka, farklı bir dünyası var değil mi?

 

Bu muhitten Orhan Ardıçlı, kendi içine,onun varlık sebebi olan m3anevi değerlerine dönüyor. Ve tek başına,döküntü insanların arasında müslüman olmanın kavgasını veriyor. Enstitü’de Cuma namazı kılmak için diğer ülkelerden gelen müslüman öğrenciler    le teşebbüse geçiyor. Cuma imamı olarak,ikinci hicret asrında Hicaz’dan Mısır’ göç etmiş ehl-i beyitten birini seçtiriyor.

 

Orhan’ın Türk ve Yunan öğrenciler arasıdaki gergin havayı yumuşatan ve tarafları yatıştıran bir konuşması  var…

 

Kıbrıs harekâtının yaklaştığı günlerdir… Türk ve Yunan öğrencileri arasında her an bir olay beklenmektedir. Bir gün, kemerlerinin tokasında İstanbul amblemi bulunan Yunanlı öğrencilerle,Türkler arasında bir tartışma çıkar. Büyük bir kavgayı önlemek Orhan’a düşer. Yaptığı kısa konuşmanın hümanistlik kokan kısmını hemen herkes alkışlar. Bu olayın yankısı, kendinden büyük olur.Almanya’nın WDR Radyosu Türkçe Yayınlar şubesinden bir ekip olayı duyar duymaz röportaj için gelir. Bu gelenler, sol fikirli insanlardır. Orhan Ardıçlı’nın kendi aradıkları taraklarda bezinin olmadığını anlayınca röportajdan vazgeçip giderler.

 

Bu günlerde televizyonda seyrettiğimiz Mardin-Münih Hattı  dizisinde de Almanların Türklere düşmanlığı işleniyor. Şimdi Ağlamak Vakti’nde de aynı konuyu anlatıyorsunuz. Bu davranışın aslı nedir, Almanların bu düşmanlığı bütün müslümanları mı kapsıyor yoksa yalnızca Türklere mi özgü?

 

Tabii Almanlarda asırların köreltemediği bir Haçlı kini var. Bu, aydınında da var, sıradan insanında da. Özellikle müslüman Türklere karşı amansız bir düşmanlığı var Batı’nın.Zaten onlar, Türkleri, Muhammedî olarak tanıyorlar. Diğer müslüman ırklara karşı bir antipatileri yok. Sebebi, o müslüman milletlerle  din savaşı vermemiş olmaları olsa gerektir.

 

Peki Almanlar bu tavırlarını, baş tacı ettikleri hümanizm fikriyle nasıl bağdaştırabiliyorlar?

 

Onların anladığı hümanizm, kendi dünya görüşlerine hizmet e den bir hümanizmadır. Eğer bir hümanizma fikri onlara hizmet etmiyor, hele müslümana yarıyorsa, böyle bir hümanizmi kabul etmezler. Hümanizm, Batı’nın kültürlerine mensup insanlar için geçerlidir.

 

Romanınızdaki olaylar köyde gelişiyor. Almanya’ya kadar genişleyerek uzanıyor. “Köy romanı”  diye ayrı bir roman çeşidi olduğuna inanıyor musunuz? Köyü ve köylümüzü konu alan romanlarımızın genel bir değerlendirmesini yaparken, kendi romanınızı bu çerçevede nasıl bir yere yerleştiriyorsunuz?

 

Köy romancılığı, şehir romancılığı  diye bir ayırım kabul etmiyorum. Yazılan roman, bizim insanlarımızın romanı olmalı. Ben, kendi insanlarımızın romanını yazmaya çalıştım. Olay, başlangıç noktası olarak köyde geçiyor. Ve Almanyalara uzanan iklimlerde, müslüman bir münevverin köyler kasabalar, hatta ülkeler aşan bir coğrafyada cereyan eden macerasıdır. Öteden beri yazarlarımız, köy imamını ve muhtarı belli bir kampta, öğretmenleri de resmi ideolojinin temsilcisi olarak gösterirler.Ben, ucuz bakış açılarına iltifat etmedim.Fakat imamıyla öğretmenlerinin diyalog kurabildiği bir ülkenin geleceğine ümitle bakılabileceğini göstermeye çalıştım.

 

“Köy romanı” iddiasındaki pek çok kitapta kin tohumların ekildiği, sınıf ayrımı yapıldığı ve insanlarımızı bölmeye yönelik bir gayret sarfedildiği görülürken  romanınız sevgi, yardımlaşma, iyi niyet esasları üzerinde bina ediliyor. İnsanlarımıza bakış açınız nasıldır?

 

Bizim insanımız fakir, melek, zengin işeytan olan iki ayrı yaratıktan meydana gelmemiştir.Bizim ağalarımız, köylümüzün ağaları, toprak zenginlerinden ziyade gönül zengini, köylünün sevdiği tanıdığı ağalrdır. Orhan Ardıçlı’nın öğretmen, imam ve muhtar üçlüsüyle sağladığı diyalog güzel meyvelerini veriyor. Öğrencileri okutuyorlar.dini, sadece ahirete hazırlıklar manzumesi olarak gören günümüz aydınına aykırı olarak, onun yaşayan insanların bu dünyasına da ışık tuttuğu, hemen her dünyevî meseleye çare getirdiği gerçeği işleniyor.

 

Eski Gediz’in depremden sonar yok oluşuyla beraber köylüler yeni yerleşim merkezlerine geçerler Ancak kaybolan,sadece eski köyler değil, eski gelenek, töre ve yaşama biçimidir de. Yen iyerleşim bölgelerind eyeni âdetler, davranış ve düşünceler görürlü. Bir sosyal değişme yaşanmaktadır.siz bu değişmeyi de yer yer vermeye çalıştınız değil mi?

 

Eski gediz, Selçuklu boylarının yerleştiği altmıştan fazla köyden meydana gelir. Eski bir Bizans yerleşim merkezi olan şehir, 1970 depreminde yer değiştirdi ve roman kahramanının köyünün buğday tarlaları üzerinde yeni bir şehir kuruldu.Romandaki köy, haritadan silindi. Artık köylüler de yeni şehrin sakinleri oldular. Fakat 15 yıl geçmesine rağmen şehre intibak tam olarak gerçekleşmedi ve köylüler, kendi safiyetlerinden çok şey kaybettiler. Herşeden önce köyde fırın vardı. Her ev kendi ekmeğini kendisi yapardı. Köy odası vardı.Misafirlerin barındığı önlerine tepsiyle yemek getirilen köy odası. Ne şehirli olabildiler, ne de köylü kalabildiler kısacası.

 

Şimdi de genel olarak roman düşüncesine geçelim. Nedir roman.  Görevi, cemiyet hayatı içindeki yeri nedir? Yaklaşık bir asırdan beri bizde roman yazılmasına rağmen h3alâ Türk varı var mıdır, yok mudur?” tartışmaı yapılmaktadır. Bütün bunlar hakındaki genel görüşleriniz…

 

Bence roman, bir cemiyet için ihtilallerden daha çok sarsıcı, yönlendirici bir unsurdur. Türk okuyucusu,kendi kahramanını, okuduğu hiçbir kitapta bulamamaktadır. Çünkü şahıslar ya ideolojinin dar sınırları içinde kukla gibi oynatılmakta, ya da öte dünyalardan ithal edilmiş gibi boşlukta yaşamaktadır.Etiyle, kemiğiyle, düşüncesiyle, inancıyla bizden olan ve bizim bir millet olarak şahsiyetimizi temsil edebilen tip ortaya konulmamıştır. “Şimdi Ağlama Vakti’nde bütün kahramanlar kendi tabiilikleriyle, meslek ve meşrepleriyle hemen hepimizin tanıdığı , şu bizim filana benziyor diyebileceğimiz kişilerdir. Bizde roman tipleri rengin en koyu tonuyla boyanmakta, bezenmekte, öylece gösterilmektedir.Halbuki yaşadığımız hayatta her an duyduğumuz, gördüğümüz enteresan olaylar cereyan etmektedir. Müslüman vardır, müslüman bir cemiyetten söz etmek mümkün  değildir. Herkes tek başına kalmıştır.Bütün sosyal dilimleri içine alan bir taklitçilik, bir kendinden kaçış, bir özenti, insanımızı giderek daha da yapmacıklaştırmakta; fikirleşmek ve tabiileşmek durumunda olan aydınlarımız da belli kamlarda “betonlaşmakta”dır.

 

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Cemiyetimizde baştan sona romanlar yaşanmakta, roman yazılamamaktadır. Bu, destan meydana getirmek fakat destanı yazmamak gibi bir şeydir. Türkiye’de sağın, sanat diye bir derdi yoktur. Sol ise sanatı anlamamış ve fakat onun fonksiyonunu iyi değerlendirmiştir. Öyle inanıyorum ki, elimizin altında bir çok değer, elinden tutulmadığı ve konusuna ilgi duyulmadığı için (roman, hikâye, tiyatro, sinema olabilir) harcanıp gitmektedir. Müslümana hiç yakışmayan, bana öyle geliyor ki, basiretsizlik, pısırıklık ve hissizliktir.

 

Romana devam mı, yoksa yeni çalışmalar mı var? Tezgâhta neler dokunuyor, öğrenmek istiyoruz…

 

Roman çalışmalarına devam ediyorum. Allah dilerse, önce vatan, önce din, ya da önce ekmek  diyen ve fakat üçü de Mevlâna’nın üzüm hikâyesinde olduğu gibi aynı şeyi söyleyen aydınımızın trajedisini yazmak niyetindeyim. (Türkiye, 5 Nisan 1986)

 

ROMANCILAR KONUŞUYOR, Mehmet Nuri Yardım


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!