• Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
  • Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
    Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
  • “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
    “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
    Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
  • METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ
    METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 15 Mayıs 2018, Salı 16:18 - Son Güncelleme: 15 Mayıs 2018 Salı, 16:18
Font1 Font2 Font3 Font4
Saklı Ege: Urfa

Bir Urfa ki… Urla eline su dökemez.

 

Her yan göz alabildiğine tarla, bağ bahçe. Göz, tek ekili dikili topraklar görüyor. Ağaçlar, fideler yeşilin bozundan koyusuna sıralanışta. Bereket, olgunlaşmaktaki buğdayın sarısında; olgunlaşacak başağında yeşilinde.

 

Dağ taş fıstık ağaçlarıyla kaplı. Dahası alabildiğine zeytin, incir, nar, badem fışkırıyor topraktan. Fıstık çamı da ayrı bir nota bu müzikte. Sumak, sadece baharatçılarda satılmıyor, bitkisi kendiliğinden yetişiyor. Metropollerde yerini çiçek açmadığından mis gibi kokmayan, geç yeşillenen top bulvar akasyalarına bırakmış akasya ağaçlarına burada rastlamak, en güzel kokuyu yeniden bulmak demek bu kebabından akasyasına kokulu şehirde. Güneşin yakıcılığı, ateş kızılı biberlerde. Öylesine acı ki biberler, üstüne ille de tatlı gerek. En çok baklava, künefe, şıllık tatlısı görülüyor Urfa’da  camekanlara dizili.

 

Bir kez olsun oraları görmemişler için Urfa denilince akla gelenlerle oraları bir kez gördükten sonra akla gelecekler bambaşka. Üstü çöl kumuyla kaplandığından pırıltısı ilkten algılanamayan eşsiz bir elmas gibi oralar.  Haa, kimileri, başta da Urfalılar işte tam burada çıkıp diyecekler ki “ama Urfa’da deniz yok”… Gel de gülme şimdi.  Neden mi?

 

İlkin deniz suyuyla tarla, bağ bahçe sulanmaz. Deniz suyu içilemez. Ama o kıvrıla kıvrıla  akarken üzerine upuzun tarihi taş köprüler kurulmuş, kırlangıçların su içtiği, balıkların ağlarla yakalandığı   gepgeniş çayların, nehirlerin suyu? İşte onlar, tuzlu denizin veremediği canı taşıyor. Güneşin kavurduğu o toprakları  sulayan nehirler, oraların sadece toprak üstü zenginliği aslında.

 

Suyu toprağı sulamakta kullanılamayan deniz olmasa bile mavi ışıltılı  safir bir yol gibi “S”ler çizerek buğday tarlasından zeytinliğine, bademliğine, bağından fıstık bahçesine  kana kana sulayacak gürül gürül nehirler var Urfa’da. Hani suyun anlamı çok uzun zaman önce tanımlamıştı “Nil olmasaydı, Mısır olmazdı” ya da  “Mısır, Nil’in armağanıdır” denilerek. Deniz suyuyla kanmıyor Mısır’ın tarlaları suya. Nil’in suyuyla kanıyor.

 

Engin denizlerin suları gemilerin sevinciyken, kıvrıla büküle yılankavi dolantılarla uçsuz bucaksız yerlerden geçen nehirler doyurucu toprağın sevincidir. Toprağın besini tek tatlı sudur zira. Tuz, toprağın zehridir malum. Üstelik havadan bakıldığında “sanki iç deniz” dedirten öyle barajlar var ki. Atatürk Barajı mesela. Demirli olduğundan olmalı kıpkızıl topraklı, başaklı, boz yeşil yapraklı zeytinli, fıstıklı  tarlalarıyla devasa bir kırk yama işi gibi görünen yüzeyin berrak ışıltısı, barajlar. Denizin yanında küçücük kalsalar bile deniz suyu  tarlaları doyuramazken nehirlerle beslenen barajlar  bolluk bereket saçar. Üstelik balık da yaşar  o sularda denizlerdeki gibi. Görmeden bilinecek gibi hiç değil oralar.

 

 

Suyun, toprağın, güneşin korunun, bitkinin, çiçeğin, otun en zengininin bir arada bulunabildiği o kadim kent her kavramın dopdolu olduğu bir yer. Hani o İbrahim Peygamber’den Eyüp Peygambere  “Peygamberler diyarı” denilen Urfa… Maddeden manaya bambaşka. İşte o başkalık Urfa diye özetlenirken öte yandan kebap buğusuyla duman altı kent tam anlamıyla bir keyif kenti de. Caddesinden sokağına belki günün üçte birinden fazlasında kebap kokulu. Haşimiye denilen şehrin merkezindeki kaldırımlar, mangallı  piknik  alanı gibi sanki. Şişlerde dizili ciğerler kahvaltıda da yenirmiş.  Kebabın yanında ille sumaklı, nar ekşili soğan olacak. Soğanları acısız, kokusuyla rahatsız da etmiyor. Bir de bol naneli birazcık da maydanozlu yeşillik tabağı olacak. Alışıldık marullu, havuçlu, küçük turplu salatalar yok.

 

Kaldırımlar boyunca soba boyasına boyalı uzunca bir mangalın üzerindeki şişlerde kömür ateşinde pişen ciğerinden kuzusuna etlerin kokusu gece yarısında bile duyuluyor. Kırmızı kavata biberler ile çarlistonundan sivrisine yeşil biberler de geçirildikleri şişlerde közleniyor.  Yayalar kaldırımlardan mangallar, meyan kökü şıracıları, küçük sektelerle çevrili masalarla dükkânlar arasından ilerliyor. Dükkânların önünden geçerken keskin kokular duyuluyor. İpeğinden puluna, isotuna biberlerle, sumağından kimyonuna baharat kokuları ağızları açık çuvallardan buram buram yayılıyor. Pişmaniyeciler çok ikramkârlar. Ara sokaktaki bir pişmaniyeci akşam yemeği için her oradan geçişimizde tel tel pişmaniyeden ikram etmekten geri kalmadı. Çok misafirperverler. Ve bize hep “misafir misiniz” diye sordular. Bu, “buralı olmadığınızın farkındayız” demek.

 

Sokaklar hep hareketli. Nedeni tümden çocuk ve gençle dopdolu olmaları. Ne Ankara’da ne İstanbul’da ne İzmir’de rastlanamaz  o kadar çocuk ve gence. Gepegenç kızlar ille puset sürüyorlar. Yeni evli olduğundan henüz tek bebeği olanlar dışında her pusette en az iki bebek var, bir yaş arayla. Kiminde üç. Yetmedi annelerin iki yanında ve arkalarında da kendi başlarına yürüyebilen çocukları var. Geri kalan çocuklar da evdeymiş. Nüfus, son göçlerle öyle patlamış ki  Urfa’da. Bunca yaşlı bu kent, tümden gençlerin kenti şimdilerde. Gözleriniz açık, ağzınız açık kalıyorsunuz  adım başından da sıklıkta bebek, çocuk ve genç görünce. Ve bir düşünce kaplıyor sizi. Onların ve hepimizin geleceği hakkında. Metropollerde bu kadar çok genci bir üniversitede dahi  göremezsiniz. Zira üniversitelinin yaşı, yaş dilimi bellidir. Oysa Urfa’da yeni doğmuşundan yeni yetmesine  her yaştan çocuk, genç gırla gidiyor.  Sadece Urfa yerlilerinin geçen yıl 55.000 bebeği doğmuş. Sınır aşarak  Türkiye’ye  göç etmişlerden doğanlar bu sayının dışında.

 

Orada bir yetişkine “kardeşin var mı?” diye sorarsanız size güler. Doğru soru, “kaç kardeşin var?” dır çünkü.

 

Tablalarda iri sarı üzüm kurusu, Antep fıstığı, fıstık, badem, pestil, cevizli sucuk, kara üzüm kurusu satan yemişçilerden asma yaprağı, çiriş satanlarla dolu her yan. Dövülen bakırların tınılarıyla Bakıcılar Çarşısı’nın kendine has müziği kulağa çok hoş geliyor.  Dev çuvallar dolusu kırkılmış koyunların, keçilerin yünleri alıcı bekliyor. Daha çok kadınların  katıldığı yaşlısından gencine, çocuğuna eğlenilen sıra gecelerinde kimse oynamayınca davulcu, tokmağı  davula öyle bir indirip ortaya fırlıyor ki o zaman  oyun alanı birden doluyor. Oyunları seyretmek, gerçek bir şölen. Kahveleri kendine has Urfa’nın. Ufak kalmış Antep fıstığının öğütülmüşüne süt eklenerek yapılan menengiç kahvesinin tadına doyum olmuyor.

 

Bunca zenginliğin, bereketin içinde olsalar da gençlerin gözü tek İzmir’de. Kimisinin de Antalya’da. O zaman akla “balık suda olduğunu bilmezmiş” lafı geliyor. Oysa benim gibi bir ucu İzmir’de olan  biri için orada  ilk görülen şey, artık bitmekteki bile değil bitmiş İzmir’den  buraların ne kadar şanslı ve daha zengin olduğu.  Gel gör ki Urfa gençleri bunun farkında değil. Misafirler yani başka kentten gelenlerse bu gerçeği ilk anda, ilk bakışta görüyor.  

 

Diyeceğim ora gençlerinin düşü Urfa değil Urla olsa da, Urfa ister tek başına ister diyelim ki Adıyaman ile el ele kaç Ege edecek zenginlikte. Aslında artık tükenmiş Ege’nin tükenmeden önceki hali  şimdilerde Urfa’da. Biz hep zeytininden zakkumuna, incirinden, üzümünden bademine, otuna ille Ege bilirdik   oysa  Urfa’nın dağı taşı zaten onlarla, yetmedi fıstık ağaçlarıyla kaplı. Nehirlerle, barajlarla suyu var. İşin gerçeği asıl Ege Urfa’da artık. Urfa ve civarı saklı Ege görebilene.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


Saklı Ege: Urfa Yazısına 1 Yorum Yapıldı

BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN