• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 18 Şubat 2016, Perşembe 23:19 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:44
Font1 Font2 Font3 Font4
Orhan Veli’nin güzel havalarında Yunus’un gök ekinleri

1244326_10203994060196860_7731590054294419052_o
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Pencerenin önünde ıslıklı ötüşlerle kanat çırpıyor, sırtı, göğsü renk renk benekli sığırcıklar. Geçen güze doğru göçüp gittikleri yerlerden göçüp geldiler buralara yine, daha ilk cemre düşmeden. Onların ıslıklarını duyunca bir sevinç cemresi düşüyor yine de; yüreğe. Sığırcıklar bir orada bir burada.  Tüm göçler onlarınki gibi olsa. Kıştan sonra çıkıp gelineceği bilinse. Ama öyle olmuyor insan göçü. Çok üzüyor. Hele de fidanlarınki.
Hayat akıyor dünya dönerken. Hayat bir tatlı bir acı. Hayatın bir dize ile özetleneceği  varsa onu da Karacaoğlan demiş zaten;
“Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm”. Dünün dumanlı, içler yakan resmiydi bu dize.
Öyle anlar içindeyiz  ki manik depresif yapıda sabahtan akşama bir gün. Bir bakmışız gün gülüyor ışıklar içinde, sığırcıklar gelmiş ta nerelerden pencere önüne. Hava, Şubat’ın ortası olduğunu  unutmuş Nisanla boy ölçüşüyor. Gün, gülücükler saçıyor, Çünkü baharın adım seslerini duydu. Ama akşam, gözyaşı.
Güzel de başlasa, ışık ışık bir gün de olsa yine de çoğu kişinin gazetelere bakmaya yanaşası yok. Acıtıyor haberler. Kadına şiddetten anaların, nişanlılarının ağıtlarına dek herkesin içini yakıyor bir yerlere düşen ateşler.  Yirmiliklerin, on beşliler türküsündekince yakan haberleri çok acıtıyor. Gazetelere bahar gelmiyor. Kara yazgılar, kara yazılar halinde başlık olmuş ama sütunlara,  çokça.
Koskoca dünya, içindeki küçücük dünyalar arasındaki  olup bitenlere duyarsız. Dönüp duruyor  durmaksızın kederiyle, sevinciyle, gözyaşıyla, gülücüğüyle. Haklı da belki. Eğer olan bitene sırtını dönmeseydi nasıl gelirdi bugünlere. Bu kadar acı çekilirken, gök ekinler gibi bunca fidan  daha goncayken solarken nasıl katlanılır  yoksa?
Kaç insan ömrü katında dünyanın yaşı… Kaç insan yaşamış acısıyla, hüznüyle… Hem onların dertlerine katlanmış  koca küre hem de kendi dağlarının patlayıp yok oluşuna, ırmaklarının kurumasına, anakaralarının batışına katlanmış. Dünya gibi olmak varmış. Kalpsiz. Kalbi varsa da taştan, dağdan. İnsan da dünya; ama yürekten, duygudan. Dünya gibi olmak varmış, içi alev alev yanar korken dışı kabuk bağlamış.
Bahar günü kıvamlı bugünde, bunca üzüntü veren şeyin ortasındayken hiçbir şeyin kendisini alıkoyamadığı dünya dönüyor, hayat akıyor. Acıymış, kedermiş insanlar çeksin; dünyanın derdi, eksenine asılıp çekip durmak. Döndüre döndüre.
İşte eski SW arabasının  arkasına viyoller dolusu  yumurta yükleyip kız öğrenci yurdunun kantinine bırakan şu hayat gailesi içindeki adam. İşte öğrenci yurdunun girişindeki etrafı kolaçan eden güvenlikçi. Kendi başına konuştuğuna bakılırsa söylene söylene park yeri arayan, sürücü koltuğundaki deri ceketli adam.
İşte yine oradan buradan ucuza aldıkları arabaları biraz elden geçirdikten sonra ellerinde telefon bütün gün hatırı sayılır bir kar ile satma peşindeki kafa kafaya vermiş dünya yansa umurunda olmayanlar. İşte üniversiteliler. Kimisi tek başına, çatık kaşlı, kızgın tavırla hızlıca  yürüyor. Çimlerin üzerine oturmuş kimileri, kıkırdayarak özçekim yapıyor. Kiminin gözü telefonunda. Ne haberler bekliyor kim bilir. Kendince önemli. Ondan çok uzaklarda dağ köylerinde, kenar mahallelerinin yoksul evlerinde,  üstü başı olmayan kardeşlerin yaşadığı derme çatma barakalarda, bir dağ başındaki çatısı mavi naylondan baba ocağında oğlu askerdeki yüreği pır pır eden annelerin de gözleri televizyonda, kulakları telefonda mutlak.
“Beni bu güzel havalar mahvetti” diyen Orhan Veli’nin havası demindeki bu bahar havasında, delişmen anlar içindeki üniversiteliler henüz kavaklar yaprağa durmadan kavak yeline yakalanmışken yakalanacakları daha neler neler olacağını bilmezlikten geliyormuş gibiler. Çimlerde böylesi rahatça otururken hayatın gelecekteki çivi dökülmüş yolları ya da  dikenli çalıları arasında dolanmayı hiç akıllarına getirmek istemiyorlar sanki.  Anlık  kaçışlar içinde gülünüp eğlenilmekte tam şu an. O anın şiiri, Orhan Veli’nin dizelerinde;
“Beni bu güzel havalar mahvetti”
İnsan dilemeden edemiyor, üniversitelisinden sınırda bekleyenine dek tüm gençleri keşke yalnızca güzel havalar mahvetse diye.
Kefil olduğu kişiler, bankaya olan borçlarını ödemeyince tüm borç üstüne kaldığından artık maaşından eline tek kuruş geçmeyen,  elindeki avucundakini de bitiren şu adamcağız para bulma derdinde koşturuyor bu akışın içinde. Haftaya banka ödeme günü var. Yatırmalı; yoksa icra memuru gelecek kapıya. Hala bulamamış olduğu gözlerindeki umutsuzca bakıştan belli. Kaç yıldır  öde öde bitirememiş başkalarının borcunu.
Kanepeler, Şubat güneşinde kemiklerine kalsiyum yüklemek için oturmuşlarla dolu. Güneş gözlükleri gözlerde. Mutlaka hepsinin içinde de şu sıralar hepimizin içinde olan aynı  üzüntüler var. Dünya dönüyorken öğle tatilindekilerin içleri acılı, kemikleri güneşe karşı. Öğlenden akşama çarkının suyunda neler çevirerek dönüyor dünya. Güneşli öğlenleri kapkara akşamlara çevirerek dönüyor. Dönerken de hayat sürüyor. Sokaktaki koşturmaca yine aynı, okullarda sınav heyecanı hep var, örümcekler hala ağ örme peşinde, ateş düşen evlerden ağıtlar yükselirken bir dağ başında derme çatma tek gözlü evlerden annelerin feryadı yükselmekte. Kapısında al bayrak asılı o evlerin.
Gün yüzüne çıkamamış ne sırların saklı olduğu bir günün en karanlık saati, kedere düşülen anlardır. Sinsice gelir hüzün. Akşam yemeği için masaya tabağı çoktan konulmuşların kendileri değil, ev yolundayken bir patlamayla göçtüğü haberinin gelmesi, onu hiç tanımayanları da yakar.  Mutfaktaki eşi salata yapmaya başladığı sırada bir baba, annesinin birazdan ocaktan alacağı çorbayı içmeyi bekleyen bir oğul, mühendis bir kız, eve varınca çocuklarının ödevlerine yardımcı olacak  iki çocuk annesi gözü pek bir kadın  akşam üzeri on beş dakikaya kalmaz kapısında olacağı evinin yolundayken on beş saniye içinde  artık hayatta olmazsa, o acı koca şehri de her yeri de yakar.
Akşamlar, pırıltının sönüşü, karanlığa geçiştir. Günün ağarmışlıktan kararmışlığa renk atmasıdır. Dün Ankara, sabahların bile aydınlatamayacağı bir karanlığa boyandı! Acının rengi hep siyahtır zaten.
Akşam yemeğine beklenirken beklenmedik haberleri gelenler, işlerinden çıkıp evlerine, eşlerine, çocuklarına, hasta annesine babasına koşturmadan az önce belki telefonla sevdiklerinden biriyle konuşmuştu. Doğacak ilk çocuğuna gün saymaktayken son gününü yaşadı belki… Kaç insan baharın gök iken biçilen ekinleri oluverdi dün!  Demiş ya Yunus Emre;
“Bu dünyada bir nesneye yanar içim, göynür özüm.
Yiğit iken ölenlere; gök ekini biçmiş gibi”
Bu sabah, kıtalar aşarak göçü tamamlayıp buralara gelmiş sığırcığın ıslığıyla mutlanırken bu akşam Ankara’yı yakıp kavuran o sesle daha gök iken biçilen ekinler gibi  biçilenlerin dönüşsüz göçlerine  ağlamak… Hem de güzel havalarda mahvolmak!


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN