• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 7 Eylül 2018, Cuma 05:55 - Son Güncelleme: 7 Eylül 2018 Cuma, 05:55
Font1 Font2 Font3 Font4
Ödünç sözlerle yaşamak

Ne büyük laflar ediyoruz kendimizin söylemediği; kırk fırın ekmekten kırklarca kez yesek de söyleyemeyeceğimiz. Ama duyunca  yüzme bilmeyenlerin denizin açıklarında çırpınırken rastladığı tahta parçasına yapıştığı gibi yapıştığımız.

 

Hani çoktan keşfedilmiş kıtaları keşfedercesine vaktiyle söylenmiş sözleri yeniden keşfediyoruz şu sıralar. Tek sözcüğü bize ait olmasa da o sözler bizim içimiz, dışımız, acımız oluveriyor; özgeçmişimiz, hayat öykümüz, gözyaşımız, sitemimiz, feryadımız, ettiğimiz ahlar kesiliyor. Kendimizi birdenbire bir cümlede buluveriyoruz. “Beni anlatıyor, benim için yazılmış” deniliveriyor. Ve böyle sözler, zengin ağanın oğlunun düğününde ortaya  hesapsız kitapsız tek tek saçılan paralar gibi bol keseden paylaşılıveriyor. Kolayca. Zahmetini çekmeden.

 

Aynı şey, tek  bir yaz boyunca dinlenecek şarkılar için de geçerli. Öyle şarkılar ki bunlar kaç yüz yıl önce bestelenirse bestelensin hala dillerde olanların yanında mikroskobik ebatta kalıverirler. Bir tatlı huzur alınmaz onlardan Kalamış şarkısındaki gibi.

 

O şarkılardan bir dize, beylik laflardan biri  dillere dolanmaya görsün… Artık soruların cevabı olurlar. Sıklıkla duyduğumuz “aynen öyle” gibi. “İyisin, değil mi?” deseniz cevap bu, “havalar da bozdu” deseniz cevap bu, “ortalık pahalandıkça pahalanıyor” deseniz cevap yine “aynen öyle.”  Yani biz ne yapıp edip ifadelerin jokerini buluyoruz. Ve o joker ifade belki yetersizliğimizden, belki cehaletimizden, belki  herkesin söylediği şeyi söyleyerek herkes gibi olup dışlanıyor hissetmemekten, belki de  yalnızca biri, bir şey olmak istememizden dilimize pelesenk olurken kültürel yapımıza, duygusal gelişmemize de ket vuruyor, set çekiyor.

 

Neler yok ki böylesi sloganvari sitemler, iğnelemeler, göndermeler arasında. Elbette öğüt ya da çıkarım gibi  başka boyutta olanları ayrı tutup, bir kenara bırakarak.

 

Diyelim ki Mevlana’yı, Mesnevi’yi okumuşlarca altını çizerek paylaşılmak istenilenler hemen belli oluyor. Çünkü her gün birkaç kez karşılaştığımızdan sıradanlaşmış, slogan haline gelmiş söylemlerden değil o. Ama  bir söyleşiden, oradan buradan duyulup bellenmiş sözler hemencecik anlaşılıyor. Bir çıkarımı, bir lafı edebilmenin bir bedeli vardır çünkü. Yaşayarak, çekerek, katlanarak, göğüs gerek ödenir bu bedel. Kolayından çerçeveli lafları etmenin bedeli de her şeyin anlamsızlaşıp ucuzlaması. Ortaya koyulan  her şey emek ister, sabır ister. Bunu Mevlana’dan bir örnekle  anlatsaydım, onun istiridyenin bir kum tanesini içine aldıktan sonra o kum taneciğini sabır ile, zaman içinde, üstünü sedefle kaplayarak inciye dönüştürmesinden sonra inci tanesi artık kum tanesinden ne kadar farklıysa kum tanesinin de asla inci değerinde olmadığını anlattığı rubaisinden bahsetmek isterdim.

 

Keşke büyük lokma yemekle kalsaydık… Büyük lokma da yeriz büyük laf da ederiz ama. Oysa her kabın alacağı su bellidir. Deryalar gibi laflar edenlerin sığası ya bir küçük tas kadarsa… O zaman o laflar pek sırıtır. Laf sırıtırken siz de o sırıtma karşısında gülersiniz. Artık alaycı mıdır o gülüş, acı mı size kalmış. Boydan büyük işlerden biri de boyunu aşan laflar etmektir, malum.

 

Olsun, yine de kimimiz severiz büyük büyük laflar etmeyi, bilgeymiş gibi. “Ben” diye başlamayı. “Ben, ben, ben”… Böyle ifadelerin iki tık sonrası bana yan bakanı asarım keserime gelecek gibi gözükmektedir. O “ben” ile başlayan sözler sıkça ve çok kişi tarafından paylaşılırken sanırsınız ki dışarı çıktığınız anda o “ben”ler, kendilerine toz konmasın diye her şeyi ölçülü biçili,  sıralı düzenli, kuralınca usulünce yaptıkları için ortalık güllük gülistanlık kesiliverecek. Çıkın bakın bir sağa sola.  Öyle mi?

 

 Diyelim ki henüz biten bayram tatilinde akın edilen yerlerin haline bakalım. Arkalarında dört yüz bin tondan fazla çöp bırakanlar değil mi o lafları edenlerin kimisi? Güya temizliği başta yürekte, kendi kalplerindeki artık hastalıklı mı, takıntı sonucu mu, yoksa sevgiye özlemden sevgi sanılması mı nasıl bir sevgiyse onda, niyette, davranışta bulanlar, geride bıraktıkları çöplerin ağırlığınca ağır laflar etmeden önce keşke arkalarına bir baksalardı. O lafları edenler, o çöplerin altında ezilmekte olduklarının farkına bile varamayacak sığlıktayken oradan buradan ödünç derinlikli laflar edebilmeleri sadece güldürmez mi? Bu gülüşün tek bir anlamı vardır. Ağlanacak halimize gülmek!

 

Nasıl bir anlayış, yaklaşımdır bu böyle, özellikle her birikimin, kültürün kolay kolay yetip de edilemeyeceği en ağırından lafları hiç ağırdan almadan etmek! Tabii ki bir Mevlana, Yunus, Goethe, Cahit Sıtkı, gerçek bir düşünür kadar olamasak da en azından sağduyulu olmadıkça söyleyemeyeceklerimizi ödünç laflarla anlatmakla kültürel incelikleri  çıkmaza sokuyoruz. Çünkü işte burada paylaşıp işte şurada tam tersini yapıveriyoruz, on dakikaya kalmadan.

 

İşin aslı hep yapmak isteyip de yapamadıklarımızı, söylemek isteyip de söyleyemeyeceklerimizi ve bundan sonra da asla üstesinden gelip kotaramayacağımız her şeyi,  birilerince edilmiş anlamlı, usturuplu bir sözde, dizede, Nietzsche lafında yakalar yakalamaz  paylaş gitsin yapıyoruz. Sonra başka  birileri o lafı alıp bir çerçeveye yerleştirip ne kadar sosyal medya hesabı varsa  zincirleme paylaşıyor.

 

Ah, şu ….mış gibi yapma huyumuz! Daha denize ayak bile sokmamışken okyanusta güneş ışığının erişemediği yerleri görmüşçesine bilmiş hallerimiz… O güzel lafları paylaşmakla güzel şeyler yapılmış olunmuyor. Olsaydı hala her gün kadına şiddet, çocuğa, hayvana, yaşlıya şiddet, trafikteki keşmekeş ve hayatları hiçe sayma ya da bile bile lades türünden dere yatağına ev yapılıp haberlerde hepimizi acılara boğacak cinsten şeylere rastlar mıydık? Demek ki söylediğimiz o ağırlıklı sözler söylenmiş olmakla kalıyor, tek geçerli yeri sosyal medyada. Biz sosyal medya başından kalkınca da unutuluveriyor,  uçuyor. 

 

Diyeceğim, sosyal medyanın sloganvari ödünç sözleriyle çapları zorlamak yerine o sözlerin özündekileri anlayabilsek… Anlamak, onu yaşamaktır zira!


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


Ödünç sözlerle yaşamak Yazısına 2 Yorum Yapıldı

BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN