• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 29 Eylül 2015, Salı 13:58 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:46
Font1 Font2 Font3 Font4
“Nasıl insanlarsınız siz?” dedirtenler

10671279_10152851249625769_7466315726129272085_n
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Köylü ya da kentli olmak, medeni olmanın ölçütü değil. Kentli olup da kentlileşememek var. Şehrin düzenine hasım kesilip,  akışına set çekenler,  hayatı geri kalanlara dar ederler. Hemen yanı başımızdalar üstelik. Bazen bir üst katta, bazen trafikte  ille de sol şeridi işgal etmek yetmezmiş gibi bir de önündeki araçları sağa kola kaçırtanlar, onlar. Kuyruk beklerken kaç tanesine rastlarız mesela şehirli kisvesinde; ama şehir kültüründen uzaktakilere.
Bakarsınız komşunuz olurlar. Bir üst katınıza taşındıklarında haklarında öğrendiğiniz ilk şey adlarından önce diplomalarını buralardan değil teee Eemeerikalar’dan aldıklarıdır. “Amerika” demezler topu topu üç, dört yıl kaldıkları yerlere, oralılar ağzıyla konuşurlar “Eemeerika” diyerek deee.  Doğup büyüdükleri, şimdi de yaşadıkları yerlerin temel komşuluk geleneklerini sakız çiğner gibi çiğnerler, ıslık çala çala.
Bakarsınız ellerinde yalnızca üç, dört parça bir şeyle markette kuyruk beklerken gülümseyiverirler size.  Kuyruktaki alışveriş arabaları onca şeyle dolu insanları tek tek beklemek zorlarına gittiğinden  sizden sıra isterler. Gönlünüz iki parça şey için beklemelerine razı olmaz, sıranızı verirsiniz. Hemen onu gözleriyle takip eden elinde bir şişe kola bir de cips paketi olan başka  gençler sıra ister bu kez  de. Siz onları beklerken aldıklarınız zaten çoktan kasadan geçip ödenmiş olacaktı.
En kötüsü de sizden sıra istemeyi adet haline getirenlerin, marketin bulunduğu sitede oturduklarını ve ayakta beklememek için özellikle azar azar alışveriş yaptıklarını anlamanızdır, o markete gide gele. Sizin iyi niyetiniz tilkiliğe mi desem; yok hak tanımazlığa, saygısızlığa yenik düşmüştür. Oysa kentlileşmek ilk bunlara saygıyla başlamaz mı?
Hep metropolün en pahalı semtinde oturuyor olmasıyla öğünen kentlilerin, birçok konuda köylülerden ders almaları gerekiyor şimdilerde. Böyle semtlerde oturanların arabalarından cep telefonlarına, üst başlarına kadar her şey çok paradır, markadır. Marka sevgisi, kimi böylelerinde bir metal amblem ya da dokuma yazıdır. O kılık kıyafetlerin içinde, ellerinde o telefonlarla kuruldukları kaç ev alabilecek pahadaki arabalarındayken kendilerini kentli hissetmeleri kafidir onlara. Oysa kent kültürü,  gösteriş, görgüsüzlük ya da tüketim değildir. Kentli olmak, olgun, insani, duyarlı  davranışların marka olabilmesidir ancak.
Kızılay’daki haytalıktan sonra metro ile eve dönen kimi  gençlerin hali ne kasaba gencine benzer ne kentlileşmiş birine. Onun hali, yoz, duyarsız, halden anlamaz hallerdir. Sanat, edebiyat filan da hak getire.
Daha geçenlerde metro ile dönüyordum Kızılay’dan. Koru hattına binip son durakta inecektim. Son durakta inenler, sadece Koru yolcuları değildir. Aktarma yapanlar da biner. Dolayısıyla bu durum hem aktarma yapacaklar hem de Koru’ya ve sonrasında Yaşam Kent’e kadar gideceklere o uzun yolu hayli zor kılar.
Yine ağzına kadar dolu metroya kalkmadan hemen  önce bindiğimden boş yer bulup oturamadım. Koru metrosundaysanız ve  oturmuyorsanız üstelik eliniz kolunuz da doluysa  vay halinize! Oturanların başında askılara tutunup dinelenler, orta boşluktaki metal direğe tutunanların birbirinin gözlerinin içine bakmama çabaları, tüm bu hengamede açtığı kitabını okumaya çalışanlar… Tutunduğum askının hemen altında gençten biri oturuyor. Pembe yanaklı. Spor giyinmemiş.
İlk durakta inen çok az; ama çokça binen var. Birisi de hamile.  Gözüm hemen takım elbiseli  gence kayıyor. Onun gözleri de karşıdaki durakları gösteren dijital tabloya kaçıyor. Oturanlardan kimsenin umurunda olmayan  hamile kadın, ayakta durmakta zorlanıyor, boncuk boncuk terliyor. Birden gülümseyerek teşekkür ediyor kendisine yer verene. Otuzlarındaki bir kadın yer veriyor hamile kadına, onca şehirli genç ya da gençten kişiler hiç oralı olmadan otururken.
Şehirli; ama şehirlileşememiş pembe yanaklı genç, üçüncü durakta metro durup, kapılarını açınca ancak yerinden kalkıp iniyor. Yalnızca üç durak için mi yer işgal edip yaşlıları, hamileleri ayakta bıraktığına kızıyorum içten içe. Epeyce yaşlı bir karıkocadan kadın, boşalan  yere kimseler oturmasın diye bir yandan kocasını iteklerken bir yandan da sesi çıktığınca bağırıyor. “Yol verin, eşim kalpten ameliyatlı”. Ameliyatlı yaşlı adam yerine otururken üç duraklık koltuk sefası süren genç, merdivenlere koşuyor.
Bir durak sonra üç, dört yaşlarındaki küçük kızıyla bir hamile kadın daha biniyor. Boştaki eliyle küçük kızının elinden mi tutsun yoksa ikide birde kızının yere düşürdüğü oyuncağını, kraker paketini mi eğilip alsın bilemiyor. Çok geçmiyor atmışlı yaşlarında bir karıkoca oturdukları yerden kalkıp yerlerini hamile kadın ve küçük kızına veriyorlar.
Üçüncü hamile kadın binince bu kez ona yer verecek olanın bir genç olmasını diliyorum. Olmuyor. Ona yer veren, kalktığı yere az önce oturmuş bir genç kız.
Hemen başları üstündeki askıya tutunduğum koltukta oturan genç kız, bana “Yolun yarısında da siz oturun” diyerek yer veriyor. Teşekkür edip oturuyorum. Oturunca anlıyorum ne kadar yorulmuş olduğumu.
Kent kültürü, yolun yarısında metrodakilerin  yarısının,  diğer yarısında da ayakta kalan yarının oturması demek işte. Oysa şehirli  olmak, metroya binmek kadar yavan. Kentlileşmiş olmak,  metronun nasıl kullanılacağını bilmek, yol boyunca beraberce harcanacak sürede değerleri harcamamak demek.
Galiba Ankara’da şehirlileşme oranı kadınlarda daha yüksek. Şehirlileşmek, kestirmeden uygar olmak demekse, o zaman o uygarlık yansıdığı davranışlarda okunmalı, müze duvarlarında eski medeniyetlere ait eserleri anlatan  tabelalar olarak kalmamalı. Saygılı, sevgili olmak, kuru lafla olacak şey değil. Ölçüt, tavırlarımızdır. Saygınlık da bu ölçütler içinde olabilmektedir işte. Eemeerikalar’dan alınmış mirasyedi diplomalarında değil elbet.
En basitinden markettekilere, metrodakilere, üst katın bir futbol sahası değil yalnızca bir daire olduğunu unutup gece gündüz gürültü çıkaracak her şeyi yapacak kadar ferasetsiz olanlara bakınca denecek çok şey kalmıyor. O zaman ağızdan tek bir şey çıkıyor.
O söylenebilecek tek şey,  aslında bir soru gibi gözükse de bir yargı. Cevabı kendi içinde bir soru o. “Bu ne hal; şehirlileşme, insanlığın, hakkın, saygının çiğnenmesi mi; şehir, kurallarıyla şehirken kuralları ezip geçmek aslında tüm kenti ve kentlileri ezip geçmek değil midir; üst katta oturabilirsin; ama bu senin üstünlüğün değil aksine daha dikkatli ve saygılı olman gerekliliğidir; apartman hayatını bile beceremeyen biri, kendine kentli diyebilir mi; köylü hiç diyemez, olsa olsa barbar mı der” ve dahası bu yargının alt satırlarıdır.
Şimdilerde kentlileşmişlerin kibarlığından olacak soru kıyafeti giydirilmiş bu yargının markette, yollarda, gece gündüz başı ağrıtılan alt katlardan üst katlara  sıkça söylenilmesi kaçınılmaz olsa da asıl kaçınılması gereken şey, o cümlenin kendimize  söyleniyor olmasıdır.  En ağır eleştirinin en gizlisi, işte böyle dökülür dillerden;
“Nasıl insanlarsınız siz?”


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN