• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 18 Ekim 2016, Salı 21:25 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:42
Font1 Font2 Font3 Font4
Nağme nağme anlatılar

1907437_952053508157643_5490655827258697531_n
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Doğmak, ağlayarak. Dünyaya göz açanın dünyayı yadsıması, ağlaması. İlk anlatımı da aynı zamanda. O anlatım yaşam boyunca sürecek farklı şekilde. Uyanınca gözleri ovuşturarak, üzülünce yüzünü buruşarak, mutlu olunca gülerek. Tek diliyle konuşmayacak anlatmak için dünyaya gelenler, yan ya da dik bakışıyla, bıyık altından gülüşüyle, eliyle, koluyla neler söyleyecek neler.
İnsanın halleri, köpürmüş denizlerden çarşaf gibi denizlere, ay ışığındaki duyumsamalardan çöl yakıcılığına, ormanın sükûnetine.
Hepimizin gözü var, saçtığı ışık kâh yüreklere kâh gönle dokunur. Hepimizin dili var, her titreşimde kâh kamçı şaklaması kâh ibrişim, ipek dokunuşu olur. Hepimizin kaşı var, kâh göz üstünde olduğuna kusur bulunan, kâh çatılan, kâh keman.
Doğarken gülen bebek görülmüş müdür? Her bebek doğarken ağlar. Ağlamak kederden sıkça; ama sevinç gözyaşı da ağlamakla. Tek gözyaşı, sevinç gözyaşı demekmiş. Ama sevinçten de olsa ağlamak iki gözle. Gözlerin biri diğerini ağlarken asla yalnız bırakmaz. Biri ille diğerinin acısını da sevincini de paylaşır.
Göz, dil derken vücut dili de anlatır  huzursuzluğunu, korkusunu, merakını, ilgisini. Yetmedi duvarlar anlatır püskürtme boyalara sayfa olup satır satır ne içli laflarla bezenerek. Daha geçen gün gördüm servis penceresinden Yaşamkent’teki dev bir site inşaatına paravan sunta çitin üzerine yazılmış. Belli ki kalbi kırık, içi kırık dökük halde yazan diyordu ki “Artık gökyüzü  olsan/ Başımı kaldırıp bakmam”. Çok sıkı sözdü. Öyle ki servis birkaç saniye içinde yanından geçip giderken görülse de unutulamayacak kadar dokunaklı sözsüz bir anlatımdı.
Anlatımlar, uzunlu kısalı. Özlü içli. Yavan ya da yoğun. Dere gibi şırıl şırıl. Anlatımlar, ırmaklar gibi çağıl çağıl, ova, tepe demez sökün eder geçer, dağların eteklerinde şelale olup serinletir. Üzerine günlük ağacı yaprakları düşmüş, dalının gölgesi vurmuş, günlük kokusu sinmiş kuytu göller gibi anlatımlar… Anlatılar, denizler gibi. Uçsuz bucaksız. Derinliği kulaç kulaç. Mavinin her tonunda. Saydam kıyılar gibi olanlarında renk renk çakıl taşları parlar. Yavru balıkların oynaşır. Açıklara uzanmış anlatımlar, turkuazından lacivertine harelenir. Anlatılar, suyun hallerince yani. Akıcı, yakıcı, buharlaşan bazen.
Anlatımlar kişiye göre değişse de belirleyici olan şartlardır. Öyle ki eskilerde dile getirilemeyenler yemenilerdeki oyalarla, halı, kilim desenleriyle anlatılırmış. Sevdasından, hasretine. Pencere önüne konulan çiçekler konuşulurmuş pencere ardındakilerin yerine. Pencere önü çiçeği eğer sarı ise o evde hasta olduğundan gürültü patırtı yapılmaması rica edilirmiş gizlice.
Çocukların omuzlarına ilgilenen çengelli iğneye geçirilmiş içi oyuk ince iğde dalı  parçası ile gök boncuk, bir annenin çocuğuna nazar değecek diye ödü koptuğunun anlatımı.  Evlere asılan nazarlıklar daha büyük, ilk bakışta görülecek iriliktedir. Tek onlar da asılmaz hem. Naldan boynuza nazar korkusundan asılır duvarlara, kapı üstlerine.
Anadolu kadını tepeliği ile anlatmış  evli mi, bekar mı, nişanlı mı. Başına bakan, anlarmış onun hakkındaki pek çok şeyi hiçbir soru sormadan. Türküler anlatmış içleri, çoklukla koyunlar dinlemiş kavaldan dökülenleri. Kimseler kimseleri dinlemez olalı beri sanal ortamlara dökülür olmuş içler.
Bakışlar, hele de şair ruhlulara çok şey söyler; öyle ki belki de o gözün hiç anlatmadıklarını görür o gözlerde şair ruhlular. Çünkü şiirlerin besini duygudur, yakıtı şairin kanı, yüreği. Şairler, görmek istediklerini görüp o kıvılcımla tutuşmazsa eğer, tek bir şiir sığamaz sayfalara. Tek bir dize gün yüzü göremez. Şairler böyledir, gülerek bakanı alaycı, düşünceli bakışları deldi geçti sanabilirler. Sansınlar da zaten. Yoksa nasıl okuruz Cahit Sıtkıları, Orhan Velileri. Ki belki onlar da bakan gözlerin anlattığıyla anlamdaş olmayan çıkarımları yazmışlardı. O çıkarımlar ki biz okurken aslının apayrı olduklarını hiç bilemedik belki de.
Gözle, sözle olmadı pozla daha da olmadı duvarlardaki mektuplarla anlatmak… Halden hale geçerek su gibi sıvı, katı, gaz olup; şekilden şekle, kılıktan kılığa girerek anlatmak… Geçip karşısına anlatsak dinlemeyeceğinden, yerle bir edeceğinden belki de haklı olarak  korkup da sanki bir üçüncü şahısmış gibi anlatmak. Hani gazete köşelerindeki dert dinleyen ablalara mektuplar gelir ya.  O mektupları yazanların anlattıkları kendi dertleridir; ama anlatıdaki özne ille bir arkadaş, bir tanıdıktır. Aslında dert dinleyen abla da bilir o arkadaşın kim olduğunu; mektubu imzalayan da bilir anlaşılacağını. Yine de açık açık “ben” denilmez. Ben, bir bakarsınız bir arkadaş kılığındadır bir bakarsınız biz tanıdık. Çok tanıdıktır bu yol yordam.
Anlatılacaklar sırf kültür, edebiyat, sanat, doğa, mimari, tarih olsaydı eğer, bu hem anlatanların olmayacak şeyleri dert edinmediğini  hem de  çok şeyin üstesinden gelip hayatı çekilir, katlanır, güzelleştirir, anlam katar konulara geçiş yapabildiğini gösterirdi. Üstelik mutlu olmasa bile mutsuzlukta boğulmayıp çıkışlar aradığını kanıtlardı. Ancak anlatılan ne kadar açlık, sıkıntı, yoksulluk, insanların bencilliği, anlayışsızlığı, duyarsızlığı, karmaşa, keşmekeş üzerineyse bu,  anlatanın ve geri kalanların nasıl da hayatı birbirlerine çekilmez yaptıklarını gösterir az çok. Davranışlarımızın mimarı biziz. O halde ortaya çıkacak görselden de biz sorumluyuz.
Bir kuşun anlattıklarını ilkten bir kuş anlar. Bir arınınkini arı. Kuşların dansları vardır, kuğuların mesela. Arıların çiçek özü bulduklarında çizdikleri açılar, o çiçek özünün yolunu tariftir… Karmaşık değildir onların dili. Ne ise anlatılacak, odur anlatılan. Kem kümsüz. Hık mıksız. Tek mesajlı. Veren ne verdiğini, alan da ne aldığını bilir. Farklı yorumlara gerek kalmaksızın. İnsanlara benzemezler yani.
Tabiat neler anlatmaz ki bulutuyla, çiğiyle, cemresiyle, aşılayıcı rüzgarıyla. Yerin göğün ve ikisinin arasındakiyle. İncir ve zeytiniyle. Buluşup da birbirine karışmayan deniz sularıyla, tuzlusu olsun tatlısı olsun. Batan yıldızıyla, her biri kendi yörüngesinde yüzen gezegenleriyle. Ama anlamayan için nafiledir bunlar…
Su verilmeyince bir çiçek boynunu büker. Bu çiçeğin dilidir. Kendince anlatımıdır. Dik değil boğumları yere yatay gelecek halde dikilen asma çubuğunun fıstıki yeşil ilk filizi gelecekteki üzümlerin, salkımların müjdesi olarak neler anlatmaz. Anlatılar sesli ya da değil, yazılı ya da oyalı, renkli ya da danslı çeşit çeşittir.
En zoru içtekileri anlatmak. Şiirlerin, şarkıların özü, içtekiler aslen. Tuvallere fırçanın ucundan değenler, içe değmiş darbelerin fırça vuruşuyla renklenmesi, resim olup dile gelmesidir. Çiçeğin rengi, çiçeğin dilidir bir bakıma. Kırmızı gonca başka şey söyler, sarı kadife başka. Uzanan bir elin anlattığı  ile bir kadına, bir çocuğa, bir hayvana kalkan elin anlattığı, el kaldıranın kendisinin acizliğidir aslında.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN