RÖPORTAJLAR
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

Münevver Ayaşlı'ya dair
Eklenme Tarihi: 12 Mayıs 2015, Salı 20:55 - Son Güncelleme: 12 Mayıs 2015 Salı, 20:55
Font1 Font2 Font3 Font4



Münevver Ayaşlı'ya dair
Mehmet Nuri Yardım İstanbul’a ilk geldiğim sıralardı. 1978 yılları… Aynı müessesede yani Yeni Asya gazetesinde çalıştığım Salih Suruç, bir gün bana “Seninle birlikte çok değerli bir hanımefendiyi ziyarete gidelim.” dedi. Son Osmanlı’lardanmış… Sevindim. İşyerimiz Cağaloğlu’ndaydı. Eminönü’nde bindiğimiz vapur, bizi Üsküdar’a bıraktı. Oradan Beylerbeyi’ne geçtik. Beylerbeyi, oldukça mutena bir semt olarak gözümü ve gönlümü doldurdu. Semt, […]

3- Münevver Ayaşlı77
Mehmet Nuri Yardım
İstanbul’a ilk geldiğim sıralardı. 1978 yılları… Aynı müessesede yani Yeni Asya gazetesinde çalıştığım Salih Suruç, bir gün bana “Seninle birlikte çok değerli bir hanımefendiyi ziyarete gidelim.” dedi. Son Osmanlı’lardanmış… Sevindim. İşyerimiz Cağaloğlu’ndaydı. Eminönü’nde bindiğimiz vapur, bizi Üsküdar’a bıraktı. Oradan Beylerbeyi’ne geçtik. Beylerbeyi, oldukça mutena bir semt olarak gözümü ve gönlümü doldurdu. Semt, ismiyle müsemmaydı ve oldukça asîl bir görünüşe sahipti. Adresi bulmamız kolay olmuştu. “Ayaşlı Yalısı, İskele Caddesi No.14.” İşlemeli bir kapıda bekleyen bekçinin nezaretinde yalıdan içeri girdik. Kendimi geçmiş asırlara, Osmanlı devrine kanatlanıp uçmuş gibi hissettim. İç kapıdan merdivenle yukarı çıkarken, yaşlı bir hanımefendi bizi merdiven başında bekliyordu. Salih Bey, kulağıma fısıldadı: “İşte Münevver Ayaşlı Hanımefendi!” Heyecanlandım… Elini öptük, içeri girdik. Salon boydan boya tablolarla, antika eserlerle, hüsn-ü hat’larla, fotoğraflarla doluydu… O gün ne konuştuk, hangi konulardan bahsedildi, Münevver Hanım neler anlattı bize… Tam olarak hatırımda değil. Ama evlâd-ı fâtihan, Osmanlı, Sultan Abdülhamid, Abdülhak Hâmit Tarhan, İttihat ve Terakki isimlerinin sohbet sırasında sıkça zikredildiğini hatırlıyorum.
Daha sonra bu yalıya sık sık gidip gelmeye başladım. Münevver Hanımefendi’ye hane halkı, evladı Fatma Hanım, eşi Hasan Bey, torunları Mustafa ve İbrahim “Hacıanne” diyorlardı. Ben de bu şekilde hitap etmeye başladım. Hacıanne’yle ünsiyetimiz, ülfetimiz ve yakınlığımız böyle başladı. Vefatına kadar da bu şekilde devam etti.
‘Son Osmanlı’ Münevver Hanım’ı 1985’te bir defa daha ziyaret etmiştim. Kendisine hayatı ve eserleri hakkında bazı sorular sormuş, ayrıntılı cevaplar almıştım. Münevver Ayaşlı, hayatıyla ilgili şu bilgileri vermişti:
“Ben bir imparatorluk çocuğuyum. Şöyle ki, Manastır’dan Sarıkamış’a, Hopa’ya kadar Türk bayrağı altında, pasaportsuz seyahat edilirdi. İlk mektebe Halep’te gittim. İkinci Mektebe Beyrut’ta devam ettim. Binaenaleyh şimdi oraları başka bayrak altında görmeye el’an tahammülüm yoktur. Selanikli olmam babamın askerî vazifesiyle vukubulmuştur.
RUMELİ HASRETİ, BALKAN HİCRANI
Babam askerdi. Vazifeli olduğu Selanik’te ben dünyaya gelmişim. Zaten baba ve anne tarafından Rumeliliyim. Babam bugün Bulgar hudutları içerisinde bulunmak felâketinde olan Memlik doğumludur. Annem de Yugoslavya hudutlarındaki Manastır’da doğmuş. Ben ve ağabeyim, ikimiz de Selanik’te doğmuşuz. Büyük babam Ali Rıza Paşa Selanik’te 25 sene kumandanlık etmiştir. Kabri de Selanik’in en büyük camii olan Ortak Camii’ndeydi.
Bütün Türkler gibi ben de Bulgar mezalimi için kan ağlıyorum. Zira Bulgar zulmünün ne olduğunu yakinen bilirim. Peder merhumun oralarda çok mülkü olduğu halde bize bir habbe verilmedi. Bugün adeta bir Haçlı seferleri karşısındayız. Nereye dönüp baksanız hariçte kalan Türklerin eninlerini duyuyor, gözyaşlarını görüyorsunuz. Daha cezrî tedbirlerin hükümet ve milletimizce alınması zamanı gelmiş, hatta geçmiştir.”
Ayaşlı, Osmanlı’nın son dönemini yaşamış, geçirdiğimiz felâketlere şâhitlik etmiş bir entelektüel. Siyasi kargaşalıkları, idari hataları acıyla ve hicranla seyretmiş bir tanık. Fakat biz hacıanne’nin yaşadığı dönemdeki siyasi gelişmeleri ve çalkantıları değil de daha çok kültür ve sanat camiasıyla olan münasebetlerini soruyoruz. Meselâ şâir-i âzâm Abdülhak Hâmid Tarhan hakkındaki değerlendirmesi şöyle:
“Abdülhak Hâmid Beyefendi şiirleri kadar kendisi de bir şiirdi. Nezaketi, şıklığı, zarafeti ile müstesna bir insandı. Daima latif, daima nazik, kimse aleyhinde söz söylediğini hatırlamıyorum. Maalesef çok az okunuyor, ileride daha da az okunacak. Zira Abdülhak Hâmid Beyefendinin yaşaması Türk lisanının yaşamasıyla mümkündür. O kayboldukça Abdülhak Hamid Beyefendi de uzaklaşacak ve kaybolacaktır.”
Başka bir dev sanatkâr, “Aziz İstanbul” şairi Yahya Kemal’in de çok değerli bir edebî şahsiyet olduğunu söylemişti Münevver Hanım:
“Diğer büyük bir şairimiz Yahya Kemal Beyefendi’yi başkalarına nispetle, az görmeme rağmen, iyi tanıyabildiğimi, hiç olmazsa büsbütün başka bir zaviyeden görebildiğimi zannediyorum. Kendisinden şiirleri kadar, Osmanlı tarihini dinlemek de bir ömre bedeldi. O yeni baştan feveran eden bir yanardağ gibi Osmanlı tarihini anlatıyordu. Osmanlı tarihinde geçmiş en küçük hadise bile onun dilinde bir destan, bir efsane, bir şehnâme oluyordu. Allah’a şükür Yahya Kemal bugün de yaşamaktadır. Fakat bu lisan meselesi yüzünden O’nun da bir müddet sonra unutulmaya, okunmamaya mahkûm olacağını düşünerek büyük bir üzüntü duymaktayım. Yahya Kemal büyük şairdir. Herkesin şairidir. O, şiirlerini bütün edebiyatseverler, bütün şiirseverler için yazmıştır. Binaenaleyh ne kadar okunur, sevilir, yayılırsa o derece iyi olur.”
GENÇLER, DEĞERLERİMİZİ TANIMALI
Ayaşlı, gençlere çok yakın olması gereken Asâf Hâlet Çelebi’nin de “çok hoş ve zarif bir şair”imiz olduğunu belirttikten sonra “Maalesef yeni nesil tarafından tanınmıyor” demişti. Abdülhak Hâmid’in eşi Lüsyen Hanım ve Peyami Safa’nın eşi Nebahat Hanım’la dostluklarını hasretle yâd ediyordu. Nebahat Hanım’ın “iyileşmez bir hastalığa, bir derde tutulduğunu, genç yaşında felçli ve yatalak” olduğunu hüzünle anlatıyordu. Münevver Hanım’ın hem özel sohbetlerinde hem de kitaplarında kendisinden en çok bahsettiği şahsiyetlerden biri de büyük tarihçimiz İsmâil Hâmi Danişment. Bu ünlü yazarımızı Dersaadet müellifinden dinleyelim:
“Üzerimde büyük tesiri olan büyük şahsiyetlerden biri de büyük tarihçimiz İsmail Hâmi Danişment. İsmail Hâmi Bey, tahminlerden çok daha büyük bir insandı. Frenklerin dediği gibi bağajı çok doluydu. Şöyle ki, Osmanlıcayı harikulâde bilirdi. Türkçenin künhüne vakıftı. Beyrut’ta yetiştiği için Arapça ve Farsçası da mükemmeldi. Bütün bunların yanında Fransızca’sı da vardı. Çok okunurdu. Kendisi hem şair hem de hattattı. Güzel yazı yazardı. Kuvvetli bir tarih şuuruna sahip dürüst bir insandı.”
Hâtıralarında anne ve babasından çok sevgi gördüğünü, özellikle babasının kendisine çok düşkün olduğunu ve kendisine “Münevverim” diye hitap ettiğini anlatan Ayaşlı, “Avrupai Osmanî Rumeli ve Muhteşem İstanbul” kitabında babası Tayyar Bey’den Allah’ını, peygamberini, dinini ve vatanını sevmeyi öğrendiğini belirtir. Henüz 10-11 yaşlarındayken babasından Muhiddin-i Arabî Hazretleri’ni duyduğunu, Şeyhül Ekber’e büyük hürmet etmeye başladığını minnet ve şükranla yâdeden Münevver Hanım, Tayyar Bey’in okumaya düşkün olduğunu şu satırlarla dile getirir:
“Babam kanapeye uzanır, kitap okurdu, yeşil kaplı bir kitap, hep aynı kitabı okurdu, belki bütün ömrünce aynı kitabı okumuştur, arada bir başka kitap da alır okurdu, kırmızı kaplı bir kitap… Benim en büyük arzu ve emelim büyüyünce, okuma yazma öğrenince babamın okuduğu yeşil kaplı kitabı okumaktı… Büyüdüm, yazma-okuma öğrendim, lakin yine babamın okuduğu yeşil kaplı kitabı okuyamadım, zira kitap Arapça idi. Muhiddin-i Arabî Hazretleri’nin Fusus’ül Hikemi, arada bir de eline aldığı kitap Berlitz Mektebi’nin Almanca öğreten kitabı idi. Arada bir bu Almanca kitabı okuması, Şeyhül Ekber’in derinliğinden dünyaya dönmek için idi.”
EVLAD-I FATİHAN’IN HAS KIZI
Münevver Ayaşlı, Rumelili olmakla iftihar eden bir göçmendi. Kendi muhacirliği ile ilgili olarak şunları söylüyordu:
“Selânik’te doğdum. Fakat, umumî mânâda anlaşıldığı gibi ‘Selânikli’ değilim, Türküm. Babam askerdi. Devletimizin hudutları içinde olan Selânik’te vazifeli olarak bulunduğu bir sırada dünyaya gelmişim.
Bütün Rumeli’yi çok sevdiğim gibi, Selânik’i de çok severim. Fertler ve milletler için hicret mukadderdir. Bizim tarihimiz, yâni İslâm tarihi hicrîdir, yani büyük ve mukaddes bir hicretle başlar. Binaenaleyh, biz Müslümanlar için hicret etmenin, muhacir olmanın, ayrıca ulvi bir kıymeti vardır.
Biz de anavatan Anadolu’ya hicret ettik.
İzdivacım dolayısıyla candan ve  gönülden Ayaşlı oldum. Bunu ilâhî bir lütuf olarak kabul ederim. Zira bütün pîran’a çok bağlı olduğum gibi Hacı Bayram-ı Veli’ye (k.s.) ve onun ikinci halifesi olan Ayaşî Bünyamin-i Veli’ye (k.s.) çok bağlıyımdır.
Hayatta yapayalnız kaldıktan sonra, 1947 senesinde yine yazıya ve gazeteciliğe başladım. Bir gün, hayat mücadelemde, kalemimin bana yardımcı olacağını hiç düşünmemiştim. Halbuki kalemin ne kadar mübarek ve mukaddes olduğunu bize Kur’an-ı Kerim emreder.”
“EDEP YA HU!” İHTARINDAN ÇEKİNMEK
O sıralarda yazarımızın “Edep Yâ Hû” isimli eseri yayınlanmıştı. Eski toplumumuzun sosyal münasebetlerindeki incelik ve zarafete olan hasretini burada dile getirmişti Ayaşlı. “Edebin başı”yla şöyle bir girizgâh yapmıştı kitapta:
“Vaktiyle ‘teşrifat’ denilen, resmi protokol, bizim medeniyetimizin, yani, İslâm-Türk, kısacası Osmanlı medeniyetinin terbiyesini teşkil eden temel kaide ‘Edep yâ hû’ idi. Edep, ‘Edep yâ hû’ ihtârına muhatap olmamaktır.”
Eserleri hakkında genel bir değerlendirme istediğimde özellikle “Dersâadet” ve İstanbul’un anlaşılamayan semti Beyoğlu üzerinde ehemmiyetle durmuştu:
“Benim eserlerim pek çok değil. Şayet bir daha basılma durumları olursa bazı ilâvelerim olacaktır. Meselâ ‘Dersâadet’ kitabımda büyük bir noksanlık var. Beyoğlu… Beyoğlu semti fevkâlâde mühimdir. Siyasî, iktisadî bakımlardan Bâbıâli’ye çok baskısı olan bir zümrenin oturduğu bir muhittir. Sonra, son zamanlarda adeta Beyoğlu’nu frenklere, yahut tatlısu frenklerine hibe etmiş, lutfetmiş vaziyetteyiz. Öyle olmamalı. Beyoğlu bizim muhitimizdir. Şöyle ifade edeyim. Tünelin başında hâlen Galip Dede merhumun da yattığı yerde Mevlevî Dergâhı vardır. Biraz ilerde, dörtyol ağzı denilen yerde eski Bayezid-i Sâni tarafından yaptırılmış bir mescit olduğunu biliyoruz. Asmalı Mescit…Onu biraz geçince Galatasaray geliyor… Galatasaray Mektebi de Fatih Sultan Mehmed’in oğlu İkinci Bayezid tarafından yaptırılmıştır. Taksim’in yanında belki de İstanbul’un en muhteşem kışlası vardı. Maalesef o da yok oldu. Arada Ağa Camii var. Müteaddit Türk-İslâm anıtlarının bulunduğu bir yeri, frenkler rahat bulup oturduğu için hibe etmek abestir. Bundan başka Cadde-i Kebir’in, bugün İstiklâl Caddesi denilen ana yolun her iki tarafında bizim yapılarımız mevcuttur.”
NECİP FAZIL’LA MUHAVERE
Ayaşlı’nın üstad Necip Fâzıl ile cereyan etmiş bir muhaveresi var ki, oldukça mânidar ve düşündürücüdür. Bir gün üstad, Münevver Hanım’a, “Ben vatanseverlik ölçüsü olarak bir test buldum. En koyu vatansever görünenlere soruyorum: ‘Abdülhamid Han’ı sever misiniz?’ Böylece onu sevenlerin gerçek vatansever olduğunu anlıyorum. Ayaşlı da üstada şu cevabı verir: “Ben bu teste bir ilâve daha yapmak istiyorum. ‘Necip Fâzıl’ı sever misiniz?’ diye sormak lâzım. Verdikleri tepkiye göre vatanseverlik ölçülerini tesbit edebilirim.”
Ali Haydar Öztürk’ün “Tanıdığım Ünlüler” isimli hatıratından öğrendiğimize göre Necip Fâzıl Bey’i çok seven ve takdir eden Münevver Ayaşlı, bir ara şairin çok sıkıntıda olduğunu duyar ve aldığı emekli maaşından bir miktarı kendisine götürür. Ancak üstadın çok sinirli bir zamanına tesadüf ettiğinden kendi ifade ise “dayak yemeden canını zor kurtarır”, parayı da veremez tabii…
DÖNEM AYDINLATAN ESERLER
Münevver Ayaşlı’nın Dersaadet, İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim, Teşrini Sani ve Ötesi, Kıbrıs Fetvası, Pertev Beyin Üç Kızı, Pertev Beyin İki Kızı, Pertev Beyin Torunları, Vaniköyü’nde Fâzıl Paşa Yalısı, Edep Yâ Hû, Hatırlayabildiklerim (Avrupai Osmanî Rumeli ve Muhteşem İstanbul), Geniş Ufuklara ve Yabancı İklimlere Doğru (iki kitap halinde) olmak üzere toplam 12 eseri bulunuyor. Timaş Yayınları, bu kitapların bir kısmını birleştirerek tamamını yeniden neşrediyor. Yazarın üçlemesi ve birbirinin devamı olan “Pertev Bey” serisi yayınevince tek bir cilt halinde basıldı. Ayaşlı, gerçek bir zaman, mekân ve vak’a üçgenine oturtarak başarılı bir üslupla kaleme alıyor romanını. Miralay Pertev Bey’in kızları, torunları ve kalabalık maiyeti etrafında ferdî, ailevî ve toplumdaki  bozulmuşluğu tahlil ediyor. Hem şahitlik ettiği hem de derinden yaşadığı Osmanlı Devleti’nin yıkılış sebeplerini kavratıyor okuyucuya. Eser, tarihî gerçeklerin hikâyeleştirilerek okuyucuya sunulduğu seviyeli, üsluplu, geniş bir “dönem romanı” niteliğinde.
Teşrinisâni ve Ötesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılının hicranlı hikâyesidir. Sultan Mahmud-ı Adlî’den başlayarak saltanatın ve ardından hilâfetin ilgasına kadar uzanan hazin bir hikâye. Temel felsefesi 20. asrın bütün hâdiselerinin 19. asırda hazırlandığı, cennetmekân Sultan Abdülaziz Han’ın şehadeti, Sultan Beşinci Murad’ın cinneti, 93 ve Kırım harpleri, isyanlar, imzalanan ağır antlaşmalar… Ve hepsinin ardından kadın erkek, genç ihtiyar, Sultan Osman’ın kanını taşıyan bütün şehzâde ve sultanların ülke dışına çıkarılmaları… Yazar, bu eserinde zaman ve ruh olarak çok yakınında durduğu 19. asrın geniş bir panoramasını çiziyor.
Pek çok meziyetini olduğu gibi zevk-i selimini de altıyüz yılın kültürel birikiminden devralan Münevver Hanım, “Dersaadet” adlı eserinde bahçeleri, yüksek duvarları, konak-yalı mimarisi, sahilsarayları ve hepsinden öte insanlarıyla Boğaziçi medeniyetinin şimdi tarih sayfalarında kalan siluetini zamanımıza düşürüyor ve İstanbul’un şen, şuh bir hikâyesi yerine tarih ve felsefesini anlatıyor. Yazar bu eserinde de bir imparatorluğın çöküşüne, bir kültür ve hayat tarzı ile millî terbiyenin yok oluşuna şahitlik ediyor.
Hâtıralarla örülü “Avrupai Osmanî Rumeli ve Muhteşem İstanbul”da yazar, çocukluğunu, aile çevresini, Osmanlı’nın son dönemini, babasının Halep Nâzırı oluşu münasebetiyle bu şehirde yaşadıklarını, okuluna gittiği Halide Edib Adıvar’ı Nâzım Hikmet ile diğer bazı edebiyatçıları anlatıyor. “Geniş Ufuklara ve Yabancı İklimlere Doğru” kitaplarında ise evliliğini, oturdukları evleri, aile çevrelerini ve eşi Nusret Bey’i kaybedişini dile getiriyor. Bu kitaplar hakkında 18 Haziran 1992 tarihinde Türkiye gazetesinde bir makale yazan Sevinç Çokum, yazarın şaşılası bir hafızada saklayıp bugünkü gibi canlı gözlemlerle anlattığı hâtıraların önemine temas ettikten sonra, “Bizi o mekânların farklı bir dönemine doğru çeken Ayaşlı, batılılaşmanın farklılaştırdığı insanlarımızın kendi soylu çizgileri ve sönmekte olan parıltıları arasında tutunmaya çalışmalarını ve zaman zaman düştükleri boşlukları da dile getirir” demektedir.
SİYASİLER VE SANATKÂRLAR GEÇİDİ
Teşvikiye’de oturduğu sıralarda çok zengin bir edebiyat çevresine giren Münevver Ayaşlı, tanıdığı şair ve yazarlarla ilgili bilinmeyen bir çok hatırayı kaydeder. İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim adlı eseri, bu bakımdan oldukça önemli. Bir hâtırası, oldukça mühim bir tesbiti de beraberinde taşıyor:
“Bir gün Refik Halid daha sürgündeyken Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Yakup Kadri Beyler Gazi Hazretleriyle oturuyorlarmış. Gazi, ‘hiçbiriniz Refik Halid gibi yazamazsınız’ demiş, esefle. Hepsi susmuş, neden sonra Falih Rıfkı gayet alçak bir sesle ‘Efendim biz de Türkiye dışında olsaydık neler yazardık neler’ demiş.”
Bildiklerini beraberinde götürenlere çok kızdığı bilinen Ayaşlı Sultan, hâtıralarını dağınık da olsa içten ifadelerle yazdı. Teşvikiye’de eşi Nusret Bey’le birlikte taşındığı geniş apartman dairesinde Osmanlı bakiyesi ailelerle tanıştığı ve dostluğunu devam ettirdiği gibi, yeni tanıdığı şair, yazar ve ressamlar ile de münasebetini devam ettirdi. Bu ilgi, ona kültür ve sanat çevrelerinden hatırlı ve kıymetli dostlar kazandırdı. İlk olarak 1973 yılında yayınlanan “İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim” bu bakımdan önemli bilgiler ve belgeler ihtiva ediyor. Yazar, bu eserinde tanıdığı ve dostluk kurduğu Abdülhak Hâmit’ten Yahya Kemal’e, Necip Fazıl’dan Asaf Hâlet Çelebi’ye, İsmail Hâmi Danişmend’den Midhat Cemal Kuntay’a, Burhan Toprak’tan Namık İsmail’e kadar bir çok sanatkârla ilgili çok enteresan hatıralarını kaydeder. Ayrıca dönemin siyaset ve sanat adamlarından Sultan Abdülaziz, Sadullah Paşa, Es’ad Muhlis Paşa, Keçecizâde İzzet Fuad Paşa, Şükufe Nihal, Halide Edib Adıvar, Cemal Paşa, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mustafa Kemal Atatürk, Latife Hanım, Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı Atay, İsmet İnönü, Peyami Safa, Sadi Irmak, Kâzım İsmail Gürkân, Adnan Menderes, Eşref Edib, Cevat Rifat Atilhan, Mehmet Akif Ersoy, Muhammed İkbal, Babanzâde Nâim, İsmail Saib Sencer, Ahmet Ateş ve Pierre Loti gibi meşhur şahsiyetler hakkında da değerli bilgiler, önemli notlar ve kaydadilmesi gereken anekdotlar vardır.
Bu eserle hâtırat edebiyatımıza olduğu kadar, siyaset tarihimize ve kültür dünyamıza büyük katkılarda bulunan Ayaşlı yazıları hakkında, “Görebilmek, duyabilmek ve bir devri rivayetiyle, dedikodusuyla nakletmek, işte tarihe ve tarihçiye en büyük hizmet. Tarihçi bu yazıları ayıklasın, istediklerini alsın, istemediklerini bıraksın” demektedir.
Hâtıraların bir ‘yan tarih’ten ibaret olduğunu belirten Ayaşlı, kitabın sunuş yazısında “Biz tarihçi değiliz ve tarih yazmıyoruz, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi de târiz etmediğimiz gibi, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye karşı da garazımız yoktur.” dedikten sonra okuyuculara şu hususu hatırlatır:
“Yalnız şurasını da açıklamak isteriz ki, bir kaside veya medhiye de yazmıyoruz. Bunları yazmadığımız gibi hicviye de yazmıyoruz. Yazılarımız içinde acı ve sivri taraflar olabilir. Biz mümkün olduğu kadar bunları tatlılaştırmak ve sivri taraflarını yontmak istedik. Fakat bütün bütün de hakikatlerden ve rivayelerden uzaklaşamadık.”
Yukarıda adı geçen kitapların dışında, Ayaşlı’nın başta Yeni İstanbul, Bâbıâli’de Sabah ve Yeni Asya gazeteleri ile Türk Ruhu gibi dergilerde kalan makalelerinin de tasnif edilerek kitaplaşması, irfanımıza çok büyük bir hizmet olacaktır. Ümit edilir ki, Münevver Ayaşlı’nın bütün eserlerini bir dizi halinde mükemmel bir şekilde kültür hayatımıza kazandıran Timaş, yakın tarihimizin bu  “münevver” bakışlı yazarının gazete ve dergilerde kalan önemli yazılarını da konularına göre tasnif ederek yayınlar. Böylece, Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet devrini doya doya yaşayan sahici bir tanığın intibalarını, biz de etraflıca görmüş, okumuş ve istifade etmiş oluruz. Zaten gerçek  sivil tarih, biraz da yaşanmış bu birinci el hâtıralardan yola çıkılarak yazılmıyor mu?
ÇAĞININ TANIĞI
Osmanlı’yı anlatan eserleriyle tanınan Münevver Ayaşlı, 1906 Selanik doğumlu. 20 Ağustos 1999 tarihinde, büyük 17 Ağustos depreminden üç gün  sonra vefat etti. Annesi, Hüsrev Paşa’nın yetiştirdiği ve eğittiği Çerkes Abdi Paşa’nın kızı Hayriye Şerife Hanım, babası ise Ali Rıza Paşa’nın oğlu Miralay Tayyar Bey’dir. Asker olan babasının görevi münasebetiyle imparatorluğun çeşitli bölgelerini dolaştı. College de France ve Şark Dilleri okulu’nu (Fransa) bitirdi. Arapça ve Farsça öğrendi. Müsteşrik Massignon’dan tasavvuf dersleri aldı. Meşhur devlet adamı ve şair (Ondokuzuncu Asır şiirinin şairi) Sadullah Paşa’nın oğlu hariciyeci Nusret Bey’le 3 Eylül 1930’da evlendi. Mükemmel bir insan olan Nusret Bey, tasavvuf büyüklerinden Bünyamin-i Ayaşî’nin torunlarındandı. 14,5 yıl evli kaldığı ve çok sevip saydığı eşini 12 Aralık 1944’te kaybetti. Yeni İstanbul, Sabah ve Yeni Asya gazetelerinde günlük yazılar ve roman tefrikaları yayınladı. Doğu ve batı kültürlerini yakından tanıması, saray çevresinde yetişmiş olması ona belli bir birikim kazandırdı. Romanları ve hâtıraları yakın tarihin önemli belgeleri arasındadır. Türk ilim, kültür ve sanat hayatına hizmetleri dolayısıyla Türkiye Yazarlar Birliği’nin 1984 Üstün Hizmet Ödülü’nü Fevziye Abdullah Tansel’le paylaşan Münevver Ayaşlı’nın romanları, Pertev Bey’in Üç Kızı, Pertev Bey’in İki Kızı, Pertev Bey’in Torunları adlarını taşıyor. Hâtıralarını ise İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim ile Dersâadet isimli  kitaplarda topladı. Münevver Ayaşlı 20 Ağustos 1999 tarihinde İstanbul’da Hakka yürüdü.
HAKKINDA YAZILANLARDAN
Münevver Ayaşlı hakkında bir çok yazı kaleme alınmıştır. Onlardan biri Beşir Ayvazoğlu’na aittir. O yazıdan birkaç satırı paylaşmak istiyorum:
“Dev bir imparatorluğun çöküşüne, bir kültürün, bir hayat tarzının yok oluşuna ve yeni bir devletin ve dünya görüşünün doğum sancılarına, her anını yaşayarak şahit olmuş son Osmanlılardan biriydi Münevver Ayaşlı.” (Popüler Tarih, Kasım 2002)
Gazeteci yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli de gazetedeki köşesinde okuyucuları ile şu intibaları paylaşıyordu:
“Rahmetli Münevver Ayaşlı’yı 1967 yılında profesyonel olarak gazeteciliğe başladığım Bâbıâli’de Sabah’ta tanıdım. O yıllarda sektörde hem çalışan, hem ismi duyulan çok az sayıda hanım yazar vardı. İşte bunlardan biri de Münevver Ayaşlı idi. Giyinişi, konuşması, diyaloğu ve tavrıyla tamıtamına bir ‘Osmanlı Hanımefendisi’ olduğunu gösterirdi. Geniş bir kültürü vardı. Birkaç dil bilirdi. Hem batı, hem doğu dilleriydi bunlar.” (Türkiye, 7 Eylül 1999)
Beylerbeyi Camii İmamı Memduh Süzer ise, “Biz aslında Ayaşlı’yı değil, İstanbul’u kaybettik. O, nezaketiyle, edebiyle, güzel Türkçesiyle, izzet ve ikram titizliğiyle İstanbul’un son taşlarından biriydi.” diyerek duygularını dile getiriyordu.
Ali Haydar Öztürk ise hâtıratında Ayaşlı’ya da yer veriyordu: “İsmail Hami Bey’lere devam edenler arasında o, şuurlu muhafazakârlığı ile dikkati çekerdi.Ayaşlı Hanımefendi zaman zaman bize yalısını açar, bazı davet ve toplantılarımızda bize büyük yardımları olurdu.”
Gazeteci Şamil Kucur’un duyguları ise şöyleydi: “Tasavvuf konusunda köklü bilgilere sahip Münevver Hanım’ın, Osmanlı sosyal ve politik hayatı, İstanbul’un geçmişi ile bugünü, gelenek, örf ve âdetlerin anlatıldığı eserlerinde tasavvufi bir neşe hakim.”
Son Osmanlılardan, Boğaziçi’nin Haminnesi, gazeteci yazar Münevver Ayaşlı hakkında bugün (12 Mayıs Salı) Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde bir program düzenleniyor. Bütün dostlar dâvetlidir. Bu vesile ile Münevver Ayaşlı’ya rahmet ve mağfiret diliyorum. Allah kendisini gani gani rahmet etsin. Mekânı inşallah cennettir. Günümüzde de böyle şuurlu, inançlı münevverlere çok ihtiyacımız var.
 
 
 
 


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!