• Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
  • Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
    Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
  • “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
    “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
    Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
  • METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ
    METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ

YAZARLARIMIZ

Şaban Çetin
Şaban Çetin
Eklenme Tarihi: 5 Mayıs 2018, Cumartesi 00:40 - Son Güncelleme: 5 Mayıs 2018 Cumartesi, 00:40
Font1 Font2 Font3 Font4
Mangal ayini

Öyle sanıyorum ki 1985 Mart’ıydı. İlkokul 2. Sınıfa gidiyordum. Kış elini ayağını toplamış, bahar neşesi henüz tabiatı sarmasa da habercileriyle kendisini hissettirmişti. Karlar erimeye başlamış, toprak örtüsünü yer yer sıyırarak yüzünü göstermişti. Gölge yerlerde kar kalıntıları vardı hâlâ, kışın ağır misafiri yolu ele almış, köy çevresinden çamlığın eteklerine doğru çekilmişti. Ağaçlar kış uykusunun mahmurluğundan çıkmak üzereydi, sular yeni bir müjde/haber almış gibi heyecanlıydı; coşkun ve bulanık çağlıyordu. Her tarafta başlayacak bir şenliğin hazırlığı var gibiydi.

 

Köyün erkek çocukları toplanmıştık. Bir süre yapacağımız iş üzerinde konuştuk. Sonra evlerimize koştuk. Çiğdem sökmek üzere, ucuna sivri bir metal geçirilmiş kazıklarımızı aldık. Köyün yamacındaki Güney dediğimiz koruluğa geçtik. Tarifi imkânsız bir neşe içerisinde çiğdem sökmeye koyulduk. Ah o sarıçiğdem çiçekleri…! Nasıl da cezbediyordu bizi, nasıl da kendi çocukluğumuzun neşesiyle dolu yüreklerimizle onlar arasında benzerlik kuruyor, kendimizden geçiyor, çığlıklar atıyorduk. Kökleriyle birlikte topraktan söktüğümüz çiğdemlerle köye dönmüştük. Sonra kararlaştırdığımız şeyi yapmak üzere bir alıç dalı bulduk. Çiğdemleri kök kısmından alıcın dikenlerine yerleştirdik. Şimdi elimizde, çiçek açmış kuru bir alıç dalı vardı, o da bahar neşesiyle cana gelmişti sanki de bize eşlik ediyordu. Aramızda iş bölümü yaptık. Birisi omuzuna, iki gözlü bir kilim heybe attı, bir diğeri alıç dalını taşıyacaktı. Bana da, şiire meylim o demlerde bilindiğinden midir bilmem, mani söylemek görevi düşmüştü.

 

Bahar geliyordu. Büyüklerden duyduğumuz bir bahar seremonisi/ şenliğiydi bu: “Çiğdem Çiçeği Gezmek.” Köyün bütün çocukları oradaydı. En önde alıç dalını taşıyan kişi, omuzunda kilim heybeyi taşıyan arkadaşım ve ben olmak üzere üç kişiydik. Muntazam ve ahenk içerisinde yürüyor, bir evin önüne gelince duruyorduk ve ben mani söylüyordum:

 

“Dam başında boyunduruk
Dura dura yorulduk
Yağ veren oğlan olsun
Bulgur veren kız olsun”

 

“Tarlada çamur
Teknede hamur 
Ver Allah’ım ver 
Selli süllü bir yağmur”

 

Hane sahipleri büyük bir neşe içinde bizi karşılıyor, alıç dalından birkaç çiğdem alıyor ve heybemize bir şeyler koyuyorlardı. Tüm evleri gezmiştik. Ancak, kapısında köyün tüm çocuklarını bir arada gördüğünde, kendi çocuğu olmayan Zeynep Bacı'nın sevincini ömrümce hiç unutamadım. Neler topladığımızı tam hatırlamıyorum. Ancak onları, köyümüzün bakkalı Dursun Dayı’ya satıp kuru iğde, keçiboynuzu türünden bir şeyler almıştık.

 

Bir tören/ayin miydi bu yaptığımız, bir şenlik miydi ya da bir dua mıydı? Belki de hepsiydi. Tarihin derinliklerinden süzülüp, o vakitlere erişen bu gelenek, tabiata bağlı ve onunla uyum içerisinde yaşayan insanoğluna hastı. İnsanın tabiatla yarışma/çatışma halinde olmadığı, yağmura bereket denildiği, gökten gelen bereketin yerden taşarcasına nebatata dönüştüğü zamanlara hastı. İnsan ömrünün şimdiki gibi çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık şeklinde kategorize edilerek, insandan her çağında girdiği kategoriye has roller/davranışlar beklenmediği; çocukların biraz büyük, büyüklerin biraz çocuk olduğu zamanlara has bir gelenek ve güzellikti bu. Çocuktuk, yağmur yağması için mani formunda dua ediyorduk, büyüklerin de, küçüklerin de refahı göklerden gelecek berekete bağlıydı. GDO’lu tohumlar ve kimyasal gübrelerin, bereket kavramını hayatımızdan henüz tam olarak çıkartmadığı zamanlardı. O zamanlar gerilerde kaldı. Şimdilerde modernleşmesini tekâmül ettirip postmodernizme evrilmiş insanlık, yağmur ve kar yağışını felaket, esaret ve çile kavramlarıyla tanımlıyor. Tabiatla kendi kavgasını ve ona karşı taşkınlığını bir türlü göremiyor.

 

Şimdi köylerde, bırakın çocuk ve genci, altmış yaşını devirmiş emekli ihtiyarlar dışında insan kalmadığından,(2017 itibariye TÜİK verilerine göre kırsaldaki nüfus oranı % 7,5’e gerilemiş durumda) mevsimlere ve tabiat hadiselerine has gelenekler zihinlerde köhne birer hatıra olarak kaldı. Artık metropollerde yeni bir gelenek şekillendi. Her bahar, şehrin (şehir demek doğruysa) münasip yerlerinde ve şehrin mücavir alanlarında, büyük bir coşku ve vecd içinde icra ediliyor: Mangal Ayini

 

Değil mi ki, bahar demleri gelip de güneş müşfik yüzünü göstermiş olmasın? Kış boyu kapalı mekânlarda, AVM’lerde vakit öldürmüş halkımız, büyük bir heyecan ve coşkuyla, mangalı kaptığı gibi sahil şeritlerinin, ormanlık alanların ve mesire yerlerinin yolunu tutuyor. Bahar neşesi sanki insanımızda garip bir mangal tutkusu olarak nüksediyor. Mangal ateşi, nevruz ateşinin, ya da eski zamanlarda, bahar gelince, ateş yakıp üstünden atlanarak oynanan “sinsin” oyununun yerine ikame midir, bilinmez? Bütün o bahar zamanlarına ait geleneksel uygulamalardaki törensel/ayinsel kıvamı, tağşiş olmuş, bozulup başkalaşmış bir halde, halkımızın depreşen, gördüğü her yeşillikte mangal yapma sevdasında görmek mümkün.

 

Bir hafta sonu, Kocaeli İli sınırları içerisindeki Çınarlıdere mesire alanından geçerek, dağın yüksek kesimlerindeki bir şelaleye giderken ve dönerken, mesire alanında gördüğüm, gözleri mangal dumanından sulanmış tıklım tıklım kalabalık, vadiden göğe yükselen kesif ızgara kokusu ve her yanı kaplamış duman beni derin düşüncelere sevk etti. Zihnimde Çiğdem Çiçeği gezdiğimiz demler canlandı. Her fırsatta mangala sarılan halkımız neyi arıyordu? Birkaç gün sonra, İstanbul Anadolu Yakası sahilinde yol alırken gördüğüm, göğe yükselen aynı duman; büyük bir coşku ve haz içerisinde, bir sürü zahmet ve yorgunluğu göze alıp mangal seremonisini icra eden bu insan manzarası üzerine epeyce düşündüm. Bu nasıl bir vecd ve coşkuydu, bu insanlar nasıl da her fırsatta bir ayin icra eder gibi mangal yakıyor, ızgara yapıyordu?

 

Tabiata kafa tutmuştu çoktan insanlık. Artık tekâmül/ilerleme çağıydı. Yaşamak için toprağa, yağmura rüzgâra ihtiyacı yoktu onun. Rüzgârların dilinden anlayan köylü emmilerin devri çoktan geçmişti artık. O makine devrinin insanıydı, makine tik-takları onun kaderini şekillendiriyordu. Yağmur hangi dem yağarsa bereketli olur, rüzgâr hangi yönden eserse yarar ya da zarar verir, onun derdi değildi. Bütün bunlar, onun için evvel zaman içinde eski bir hikâye bile değildi artık. Ama nedense, yine de bahar gelince içinde bir kıpırdanma oluyor, o bunu “mangal keyfi” yapmanın vakti geldiğine yoruyordu. Ekmek olduğuna bin şahit gereken “ekmeğini”, meyve suyu adlı kimyasal sularını ve endüstriyel hayvanların etlerini alıp parklara, ormanlara mesire yerlerine koşuyor, kendisi bir tat buluyor mu bilinmez, her yanı dumana boğuyor, pet şişelerini, köpük ambalajlarını ve naylon atıklarını her bir yana saçıp, tabiatın tadını kaçırarak evine dönüyordu. Meşhur adıyla piknik yapıyor, dönerken tabiata, ardında bir vebal, bir büyük günah bırakır gibi bir yığın çer-çöp bırakıyordu.

 

Aslında, o, yitirdiği mutluluğu arıyor, bozulan fıtratın/tabiatın bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışıyordu belki de. Ancak, bir ruhu olduğunu çoktan unutmuş, midesinin boşluğundan başkasını hissetmez olmuştu. Mangalı bir ayine dönüştüren, aslında ruhunu doyurmak isteyişiydi. Ancak, ne kadar ızgara yerse yesin ruhunda bir doygunluk hissi belirmiyor, o ise elinde mangal, bir fasit dairede dönüp duruyordu.

 


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN