RÖPORTAJLAR
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
  • Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
    Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
  • “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
    “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
    Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
  • METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ
    METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ

Küskün
Eklenme Tarihi: 7 Eylül 2018, Cuma 05:57 - Son Güncelleme: 7 Eylül 2018 Cuma, 05:57
Font1 Font2 Font3 Font4



Küskün
Yalova… Yerleri arnavut kaldırımlarıyla döşenmiş, her iki yanında bahçeli evlerin bulunduğu bir sokak.

Sokağın solunda, baştan ikinci bina, bilmem ne apartmanı. Denize yürüme mesafesinde; ama pencerelerinden denizi görmeyi ummayın. Sevdiğini gemilere bindirip, bir daha haber alamamış âşık gibi arkasını dönmüş sahile. Girişi arka sokağa bakıyor.  Eğer sahil tarafından geliyorsanız, binayı görmek için biraz dolaşmanız gerekiyor. Tek çatı altında toplanan diğer kardeşlerinden apayrı. Saklanmış kuytulara, belki de itilmiş. Elbette burası zengin insanların tutup oturacağı bir bina değil. Toplum içerisinde unutulmuş, varlıkları çoğu zaman duyarsızların kurbanı olan insanların kapısını açıp, bu kasvete razı olacağı bir bina. Kaç sene önce yapıldığı belli değil; fakat eski, yorgun, bitkin, tükenmiş denebilecek kadar yaşlı bir bina. Bütün gün evi dip köşe temizlemiş sonra da bitap düşmüş bir ev hanımının yorgunluğuna benziyor hâli; bir eli belinde, bükülmüş vücudu. 99 depremi daha bu toprakları vurmadan, yapıldığı günden 95 yılına kadar zaten almış alacağı tüm yıkılmışlıkları.

 

Apartmana girdiğinizde önünüze uzun bir koridor çıkar. Orayı yürüyün; ama merdivenleri aranmayın; çünkü anlatılacak olan ev, zemin katta. Hemen toprağın üstüne bağdaş kurmuş. Hepi topu ne varsa ufacık kucağında toplamış. Uzun koridoru geçtikten sonra apartmanın karanlık diplerine doğru süzülün. En arka sırada. Dairenin dış kapısı tahta. Sunta mı ne?  Kapının görünmeyen yerleri kim bilir kaç tahtakurusuna, adını bilmediğiniz kaç böceğe ev sahipliği yapmış? Anahtarı kilide sokup çevirmeniz kâfi gelmez. Tahta kapıyı kendinize doğru kuvvetlice çekmeniz de gerekir. İç gıcıklayan bir ezgiyle kapıyı açmayı başardığınız anda, burnunuza ağır rutubet kokuları hücum edecektir. Hazırlıklı olun.

 

Hep ıslakmış gibi görünen yeşil badanalı duvarlarda nemi seven böceklerin ayak izleri… Parlak yeşil yollar duvarlarda, nereden başlayıp, nerede son bulduğu bilinmeyen. Evi tanımak için, ev içinde fazla adım atmanıza gerek yok. İki adımda öğrenirsiniz evin tamamını. İki küçük, bir salon denebilecek, diğerlerinden biraz daha geniş başka bir oda, uzun ve dar bir mutfak ve eski, mavi fayanslarını yer yer gözyaşı gibi döken bir banyo.

 

Salon deyince aklınıza ferah bir yer gelmesin! Etraftaki binalar öyle çöreklenmiştir ki bu evin üzerine, güneşli bir öğle vakti tavandaki, avizesi olmayan çubuk gibi uzanan ışığa ihtiyaç duyarsınız. En kötüsü de budur: Kış vakti; yağmurlu, soğuk bir gündüz vaktinde yapay ışıklara sığınmak zorunda kalmak. Salonun dört duvarının ikisinde pencere vardır. Koyu yeşil, itince açılıveren çerçevelerden başınızı uzattığınızda etrafta kızgın, başından siyah dumanlar yükselen devler görürsünüz. Kollarını mütemadiyen açar, kapatır. Onların bu halleriyle küçüldükçe küçülen bu evde bir korku kaplar içinizi. Arka odalara sığınırsınız. Onlar da sizi karanlık sinelerine buyur eder.

 

Evin en küçük odası dikdörtgen şeklinde. Uzun olan duvarların dibine tek kişilik iki yatak yerleştirilmiş. Oturunca sizden şikâyet eden, gıcır gıcır homurdanan iki divan. Kapının hemen dibinde bir çalışma masası. Tahtası evin neminden nasibini almış olacak ki, yer yer kabarmış. Cüzzamlı bir hasta gibi yaralı, bereli. Masanın üzerinde ilkokul ve ortaokula ait ders kitapları… Ayrı ayrı kaplanmış, etiketleri yapıştırılmış. İştahlı ders çalışmalara hazır. Masanın ayrı bölmesinde bir hikâye kitabı göze çarpıyor. Adı: ‘‘Ökkeş’’. Kapağında bir ayakkabı boyacısının resmi olan bu kitabı, hangi yatağın sahibi okur bilinmez; ama ‘Ökkeş’ ismini her telaffuz ettiğinizde odanın mavi duvarlarında çocuk kikirdemeleri duyarsınız. Masanın altında ise, silindir şeklinde metal bir kutu var. İçinde de çocuk biriktirmeleri: Yuvarlak, yer zıplatmaçları; futbolcuların fotoğraflarının olduğu küçük kartlar. Belki de bu evin en neşeli yeri burası. Karanlığına rağmen çocuk sevinçlerinin sığdığı, kardeşliklerin paylaşıldığı, minicik oda. Bu minik odanın minik, yeşil pencerelerini korkmadan açabilirsiniz; çünkü onun başında tokmaklarıyla bekleyen gri devler yoktur. Küçük bir bahçenin içinde çocuk ayak izlerini görürsünüz. Her şey çocukça gelecektir gözünüze bundan sonra. Gizlice yenmiş şekerlerin kaplamaları, kırılan oyuncakların parçaları, patlamış lastik bir top…

 

Ve her yöresine odanın; mavi ve yeşil iki çift çocuk gözü değmiştir. En gerçeğinden, en safından.
 

Esra Yüzer Aydın


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!