• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 11 Mart 2015, Çarşamba 11:18 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:47
Font1 Font2 Font3 Font4
Kumruların Ahı

images
Ayşei Yasemin Yüksel
Boz yeşil renkli ardıç çamı ormanıyla kuşatılmış ıssızdaki yazlık evlerin yalnızca damları gözüküyordu uzaktan. Titrek ardıç yeşilinin uzanıp gittiği tepelerde sarı kantaronlar açmış, her yanı mor çiçekli kekiklerin buram buram kokusu kaplamıştı. İlerdeki Soğuk Koy’un serin laciverti ile çatıların kırmızısı alalamıştı ardıç ormanını, onca renkten ola ola.
İki adam çıktı ardıç ormanıyla çevrili yazlık sitenin birbirine ters iki kapısından. Elinde değnek taşıyan daha uzunca boylu olanı arka kapıdan çıkıp, Soğuk Koy tarafına yöneldi. Upuzun değneğin ucu çatal mı çataldı. Sakız çalıları arasındaki ardıç çamlarının içinde soluklana soluklana, gözleri dallarda yürüyen Nevzat, kuş seslerine yöneldi.
Ön kapıdan çıkan orta boylu, dalgalı siyah saçlı, bıyıklı adam, denize falez gibi inen tepeye doğru seğirtti keçiyolundan. Attığı her adımda bir çekirge sıçradı yerinden. Tüfeği sırtında, fıldır fıldır gözleri ağaç dallarında, çalı diplerinde dolanıyordu Burhanettin. Patika boyunca onca şifalı bitkiye, ota takılıp pıtraklar sandaletinden girip ayağına battıkça söyleniyordu. Ardıç çamlarına, sakız ağaçlarına dolanan mis sarmaşığının dikenleri kollarını çizdikçe en arsızından küfürler savuruyordu.
Otlara, pıtraklara, çalılara kızgınca söylenerek yürüyen tüfekli adam,  bir yandan da karısına verip veriştiriyordu. Ne vardı avlanmak için bu dikenli, çalılı makiliğe gelecek. Ara sıra kim bilir hangi sürüngen, hangi tarla faresiyse bastığı yerden hışırtı çıkararak kaçan, kendisini de ürkütecek. Ne güzel ayağına kadar gelmişti oysa kumrular, sabah bahçede kahvaltı yaparken. Tam üstlerinden geçerken bir de selam verir gibi ötmüşlerdi hem.
Bir çift kumru o sabah kendiliğinden çatının üzerine konuvermişti. Burhanettin, kumruları avlamak için içerden tüfeği almaya gider gitmez karısı uçurtuvermişti kumruları. Naile, hep korkmuştu zaten avdan, avcılıktan. “Avcı onmaz” sözünü duymaya gelemezdi Naile. Bir de kendisine “Tefecinin karısı” denilmesine hiç alışamamıştı.
Burhanettin, karısına veriştirerek dikenlerin, çalıların arasından ilerlerken yakınlarda yuvası olan martılar, alçaktan süzülerek Burhanettin’in tepesinde uçuyordu. Çığlıklar atarak üzerinden geçen martılara uzun uzun baktı Burhanettin. “Martı eti de yenmez ki” diye geçirdi içinden. Ah yenseydi keşke. Hazır dört martı tam tepesindeydi. Ama o, boz kanatlı kumruları arıyordu.
Birkaç yüz metre ilerde gövdesi kırıldığından tepesi düzleşmiş bir ardıcın üzerinde boz renkli bir oynaşma gördü Burhanettin. Keyifle sırıttı tüfeğine yapışarak.  Kumruları bulmuştu. Akşama sofrası hazır sayılırdı. Kumruları ürkütmeden yeterince yaklaşacak sonra da tüfeğini doğrultacaktı ardıca doğru.
Bu yazlık sitede oturmaya başladığından beri Burhanettin’in en sevdiği şey, avladığı kumrularla akşam sofrası kurmak olmuştu. Kumru eti sayesinde çok da dost kazanmıştı.  Aslında tefecilik yaptığını öğrenen yazlık komşularının çoğu ondan uzak durmuştu önceleri; ama komşuların kimisi kumruları tattıktan sonra Burhanettin’in sahibi olduğu galerinin arkasındaki küçük loş odada tefecilik yaptığını unutmuş; yalnızca sattığı arabaları konuşur olmuştu.
Soğuk Koy’a doğru yürüyen Nevzat, kuş cıvıltılarının geldiği ardıç çamının altında durdu. Başını kaldırıp kuş yuvalarını gözleriyle arayıp buldu teker teker. İki yuva vardı koca ağaçta. Nevzat, çatal uçlu uzun sopayı doğrulttu; sopanın çatalını kuş yuvalarından birinin çöplerine iyice yerleştirdikten sonra yuvayı aşağıya indirdi. Yuvada, üzeri hareli, firuze taşını andıran üç mavi yumurta vardı. Karatavuk yumurtası olmalıydılar. Nevzat,  yumurtaları asma yapraklarına sardıktan sonra omzuna çapraz astığı kumaş heybeye yerleştirdi.  İkinci yuvadaki benekli dört yumurtayı da asma yapraklarına sarıp, heybesine koydu.  Yedi, sekiz yumurta daha bulursa yumurta toplama işini bitirecekti. Sonra yolda rastladığı otlardan toplardı. Annesi Dudu da, sahipleri yaşadıkları şehirlere dönmüş komşu evlerin bahçelerinden maydanoz, dereotu, pazı, semizotu, yeşil soğan, ebegümeci, gelincik otu ve diğer otlardan toplar akşama çalkama yapardı. Daha hesaplı yemek olur muydu bundan?  Komşu bahçelere sessizce girilip aşırılan otlar doğranıp, içine ağaçlardaki kuş yuvalarından toplanan yumurtalar, un, biraz da keçi peyniri ekledikten sonra tavada kavurarak ya da bahçedeki taş fırına sürülerek yapılan çalkama, en ucuzundan nefis bir akşam yemeği demekti.
Burhanettin, üstünü toz kaplamış bir sakız çalısının dibinde iki kumrunun da aynı dalda olacağı anı bekliyordu sessizce. Bir atışta vurmak istiyordu kumruları. Kendince ustalığını konuşturacaktı. Fişeklerini harcamaktan korktuğu yoktu; ama anlatacak şeyi olmalıydı av üzerine. Bir vuruşta iki kuş avlamak en öğünülecek şeydi. Ardıç çamından gelen cılız seslere bakılırsa yuvada yavrular vardı.
Boz tüylerini kabartarak tüneyen kumrular, yuvalarında, yavrularının yanı başındaydılar şimdi. Dişi kumru, yavrularını besliyordu. Burhanettin, tüfeğini doğrulttu. Sadece bir kez ateşledi. Üzeri küt ardıçtan iki kuş düştü. Demin yavrularını besleyen dişi kuş, yuvadan düşmemek için epeyce çırpındı. Kırmızı gözü yavrularında çırpındı, çırpındı; ama direnemedi. Kanatları kapandı, yere çakıldı.
Burhanettin, ellerini ovuşturarak ardıcın dibine gitti. Avcı yeleğinin bağrını iyice açıp, arkaya doğru savurduktan sonra boz tüyleri kana bulanmış kumruları ayaklarından birbirine bağlayıp avcı kemerinden sallandırdı. Boyunlarından kan sızan kumrular, Burhanettin adım attıkça öne doğru savrulup, Burhanettin’in dizlerine çarpıyordu.  Her adımında kumruları savurta savurta yazlık siteden içeri zafer edalı bir tebessümle girdi.  Bahçelerinde oturan komşuların kimisi acıyarak, kimisi özenerek Burhanettin yürüdükçe öne doğru fırlayıp Burhanettin’in bacaklarına çarpan kumrulara bakıyordu. Burhanettin’e övgüler gönderen de, kumrulara bakamayıp içeri kaçanlar da oldu.
O akşam yemeğinde kuş yumurtası avcısı Nevzat’ın tabağında yanında yoğurtla, annesi Dudu’nun yaptığı kuş yumurtalı çalkama vardı. Ana oğul, çalkamalarını ağızlarını şapırdata şapırdata yerken kuşların tekrar yumurtlamalarını dilediler. Yuvaları, içindeki yumurtalar için ağaçtan sökülerek alınan kuşlar eğer tekrar yumurtlamazlarsa kuş yuvası bozguncusu Nevzat’ın sonraki günlerde yumurta ararken elleri boş dönmesi keyiflerini kaçıracaktı.
Kumru avcısı Burhanettin, o akşam kumru kızartmasını indirdi midesine. Parmaklarını yaladı, iki kumruyu da yiyip yutarken. Karısı çok söylendi “Şu kadarcık kuşun etinden ne olur, madem eti bunca seviyordun git tavuk al. Izgara yap”,  diye. Hadi bu kuşların yavruları varsa, o yavrular daha uçamıyor bile idiyse ne olacaktı? Nasıl bir vicdansızlıktı bu böyle? O kuşlar ötüşleriyle, dalları süsleyişleriyle güzellik katmaktan başka ne yapıyorlardı ki etrafa? Hem kendileri kuşların dünyasına dalmışlardı bir yazlık yapmak fikriyle zeytinlik alıp site kurarak. Ne zararları vardı şuncağız kuşların? Hem kumrular her sabah evlerinin üzerinden geçerken öter, selam verirlerdi onlara. Artık selamsız kalacaklardı sabahları.
Burhanettin yumulmuş, elleriyle kumruları yerken karısı Naile’yi duymadı bile. “Avcı onmaz derler, ya doğruysa” diye korkuya kapıldı bir kez daha Naile. Üstelik tefeciydi de kocası. Faizle para verirdi. Kaç ocağı söndürmüştü o faizler. Kaç darda kalan, o faizleri ödeyemeyip canına kıymıştı. Naile, kocasına bu acıları hatırlattığında Burhanettin,  “Onlar kendileri gelip para istedi. Ben çağırmadım ki onları. Adam olsaydılar da borca girmeselerdi. İşini bilselerdi de paralarına sahip çıksalardı. Ben şimdi onlara para vermekle suçlu mu oldum yani“ deyip çıkıyordu işin içinden.
O akşam bütün site Burhanettin’in evinden yükselen; yavruları şimdi açlıktan ötüşüp duran kumruların kızartma kokusu ve Nevzatla annesi Dudu’nun evinden yükselen ardıç çamlarındaki yuvalardan çalınmış kuş yumurtası ile komşu bahçelerden aşırılmış otlardan pişirilmiş çalkama kokusuyla doldu.
*****
Ertesi yıl yazlık siteye gelenler iki haberle irkildi.  Burhanettin’in otuz beş yaşındaki oğlu, iki yavrusunu okuldan almaya giderken trafik kazası geçirmiş ve karısıyla birlikte ölmüş. İki küçük çocuk, hem annesiz hem de babasız kalmış. Naile, “Bir gün kendilerini böyle bir akıbetin beklediğini bildiğini, başlarına gelen her şeyin Burhanettin’den aldıkları yüksek faizli paraları ödeyemeyen ya da ödeyim derken tüm onurunu, varını yoğunu kaybedenlerle; yuvaları bozulan, yavruları annesiz babasız kalarak açlıktan ölen kumru yavrularının ahından olduğunu” söyleyip Burhanettin’i suçlamış. Erimiş bitmiş kederinden kadıncağız. Oğlunu ve gelinini kaybeden Burhanettin de üzüntüden felç geçirmiş. O, avlayıp beline astığı kumruların adım attıkça savrularak vurduğu bacakları da, tüfeğin tetiğine basan elleri de tutmaz olmuş.
Nevzat ve annesi Dudu’nun yurtdışına tohum, bitki, kuş türleri kaçırdıkları belirlenmiş. Dudu, oğlunu ve kendisini kurtarmak isterken her şeyini satmış. Tuttuğu avukat ordusuna para yetiştiremediği için en son olarak üzerinde kuş yuvaları olan ardıç çamı ormanıyla çevrili yazlık evini satmış. Yuvalarını bozdukları kuşlar gibi yuvasız kalan ana oğul, hapse girmeselermiş sokakta kalacaklar; başlarını sokacakları bir damları olamayacakmış.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN