• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 8 Nisan 2016, Cuma 23:43 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:44
Font1 Font2 Font3 Font4
Kum Saati Gibi

fa24135c2e9a92813d52b51c0ea96e1a
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Evdeki kütüphanelerin ya da çalışma masalarının süsü, an’ın kum tanesine bürünmüş hali  şu kum saatleri. O süs, kendini kılıfında gizlerken belki de hep aranılan gerçeğin saklandığı fanusun ta kendisi. Başlangıcını yazının bulunması diye bellediğimiz tarihin sessiz ve duyulmadık şarkısıdır kum saatleri aslında.
Yumurtamsı iki cam haznenin birbirine yapıştıkları noktadan kumların boş olan göze tek tek düşmesi, belli bir sürenin başı ve sonudur. Oysa kumların dökülüşünü seyrederken ne başlangıcın ne de bitimin farkında değildir gözler. Onların gördüğü yalnızca kumun akışıdır. Taneler, saniyedir. Yani vakit, an olur ki kum kılığındadır. Akan da dünya tarihidir bir bakıma.
Kumun dökülüşündeki gerçek, dolunun boşalacağı, boşun dolacağıdır. Bu gerçeğin ardındaki gerçek de haznelerden birinin boşalıp diğerinin dolduğu o anın tersyüz edilme anı olduğudur. Zaman  akar, akışlar altüst edilmekle yeniden ve yeniden başlar. Vaktin kuralı budur. Filmi, tekrar oynatmak üzere  başa sarmak gibi yani. Kum saatlerindeki taneler  yalnızca alta düşer. Oysa güneş saatlerinde zaman, yontulmuş yuvarlak taş zeminde dolanan  gölgedir.
Sunduğu seyirle aslında an be an zamana baktığımız gerçeğini ustalıkla saklayan sır küpleridir  kum saatleri. Akılları kum taneciklerine çelerken aslında daha çok çöl kumları gibi yakıcı zamanın hem de cam gibi kırılgan olduğu gerçeğini bir sahne perdesi ile saklıyor olmasın? Evet, hem de ne saklama! Aslında apaçık; ama anlaşılamayacak kadar da saklı.
Zaman, sırların örtüsü o halde. Haznedeki kumların akışı bittiğinde olacak şeyin  tersyüz, altüst olmak olduğunun farkında bile değil  dünyanın neredeyse tümüne yakını. An’ın seyircilerinin farkında oldukları tek şey, kumlar akmakta ve onlar da karşısında seyretmektedirler tıpkı bir oyun izler gibi. O oyun, dünya kurulduğundan beri sahnelenmektedir. Akan zaman içindeki dilimlerde seyredenler apayrı kişilerdi; ama oyun hep aynı oyun oldu. Tarih sahnesinde.
Kum saatinde gizli gerçek, nehir yatağında gibi akan zamanın dolup dolup boşalması sonrası yatak değiştirmesi gerçeğidir. Yani kaçınılamaz bir an gelecek, sıradanlaşmış her şey altüst olup yeni bir yolculuğa çıkılacaktır.
Akış kısacık da sürebilir asırlar boyu da. Bir ev kütüphanesindeki küçük bir kum saatinin birkaç dakikalık seyri, birkaç kişi tarafından izlenirken dünyanın kum saatinin seyri ise o kuşaktan bu kuşağa devredile devredile kuşaklar boyu gözlenir. Nesiller boyu süren bu süre bir bakıma tarihin akışıdır. Ve kumlar kâh deniz, kâh çöl kumu, kâh bereketli toprakları sulayan ırmakların kumudur. Dünyanın her kıtasından her iklimin kumu savrulur durur zamanın nefesi önünde.
Yaşam  hemen su kenarlarında yeşermiştir tarih boyunca. Irmaklar, hayatın can suyudur.  Bir an gelecek kum saatinin altüst olacağını aslında hep biliriz de bunun basitçe özetlenmiş bir gizem olduğunu bilemeyiz bir türlü; Tarih tekrardan ibarettir.”
Kum saatleri, tufanlarla batıp batıp çıkmış, savaşlarla acılar çekmiş, sınırların kaç kez bozulduğu dönüp duran dünyanın göz önündeki saklı öyküsüdür aslında. Yani bir oyunmuş gibi görünen kum saatinin durup durup baş aşağı gelmesi, tarihin her çağının değişmez kanunudur bir yerde.
Altüst olmak… Döngü demektir. Zamanın, kavramların, toplulukların baş aşağı gelmesi… Dopdolu üst haznenin birdenbire bomboş kalması, alttaki boş haznenin  dolması demektir. Biri boş biri dolu iken baş aşağı çevrilivermek de durağanlığın bitip döngünün yeniden başlaması demektir. Kum tanelerinin zamanı anlatışı, durmaksızın doludan boşa akmakla olur.
Demek ki zamanın içinde akan çok şey,  an geliyor altüst oluyor; yani başa dönüyor. Aslında bu besbelli; ama biz saatin kadranına bakarken gözlerimiz yalnızca sayılarda olduğundan gördüğümüz döngü değil, sayılar.
Oysa gün doğumu süreci, her gün batımıyla yeniden başlayacak. Altı üstüne gelecek karanlığın, tersyüz olacak. Gece gündüz döngüsü hep sürecek. Şafak tekrar sökecek. Gün batımının ardından ay yeniden gözükecek. Ay bile belli bir döngü içindedir; bir evvelki haline benzemez. Bazen tamdır; bazen yarım; bazen hilal. Tam olması, giderek eksileceği anlamına gelir. Ha ayın dönüşümü  ha kumların akması. Tekrar tekrar başa dönmek yani. Zaman bu işte; döngü.  Kimi dönemleri hiç bilinmeyen, kimi dönemleri az bilinen kimileyin papirüslere, tamgalar halinde taşlara, mağara duvarlarına, el yazmalarına, kitaplara yazılı haldeki geçmişteki dilimlerin  bir adı da “tarih”tir.
Belki hep tekrarlarla akacak zaman. Tekrarı olmayan tek şey, kum saatinin yeniden ve yeniden alt üst edilmesinden sonra dolu haznenin  bir daha hiç üste gelemeyeceği an elbette. O an, dünya saatinin durduğu andır.
Hep aynı şeylerin hep apayrı zamanlarda hep farklı iklimlerde, adı başka başka topraklarda sanki hiç ders alınmamışçasına bir daha, bir daha yaşanması bu yüzden belki de. İnsan hiçbir şey bilmeden doğuyor çünkü. Konuşmayı, yürümeyi, kendine bakmayı doğduktan sonra öğreniyor. Tarihi de.  Oysa gelmişi geçmişi biliyor olarak doğsaydık ya da unutmamış olabilseydik  tarihteki eski olayları doğuran nedenler de o nedenlerin sonuçları da  besbelli iken diyelim ki  bugün aynı  sebepler geçit bulabilir miydiler kendilerine?
Tarih boyunca tek tek her bir insan karın tokluğunu sağlayınca kendini hep daha iyiye götürecek başka şeylerin peşine düşmüş. Bireysel hedefler ardındaki koşturmacalar da bireylerden oluşan toplulukların peşinde oldukları da  hiç değişmemiş. Yani toplumlar kendi düşledikleri şeyin peşindeyken o toplumdaki tek tek her bir kişi de ne bekliyorsa hayattan onun  ardından koşturmuş. Tıpkı dünyanın kendi ekseninde dönüyorken güneşin etrafında da dönmesi sırasında ayın hem kendi etrafında hem de dünyanın çevresinde dönmesi gibi dönüp dolanıp durmuşlar hedeflerin etrafında. Tekrar etmişler tarihi, bu döngüyü  özetleyen lafa nazire edercesine. “Tarih tekrarlardan oluşur” lafını bir öğüde  dönüştürmüşler; ama kendileri o laftan ders çıkaranlara dönüşmemişler hiç.
İki fanus arasında durmaksızın akan kumların sessizce anlattığı şey demek ki o; bir altüst oluşa bakar her şey. Ki bu yeniden başlamak demektir. Yılın, ertesi baharın, gün doğumunun başlaması gibi. Diyeceğim dünyanın akışı, kum saati gibi. Gece gündüz, yaz kış, bolluk yokluk her şey tekrar tekrar sil baştan dünya sahnesinde; kâh yüzyıllar kâh bin yıllar boyu süren döngülerde.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN