• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 4 Ekim 2016, Salı 21:40 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:42
Font1 Font2 Font3 Font4
Kıskaca yakalanmış ruhlar

10259300_694020870659364_3131520141526181222_o
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Ruh var gizlide. Efendisi o her şeyin. Kalıpla ters düşer bazen. Onun gezdiği yerde gezmez, onun olduğu yerde olmak istemez. Ama ruhu kim dinler… Kalıp alır onu, götürür gideceği her yere. Başına buyruklukta üstüne olmasa da yine de ruh, oraya buraya sürüklenirken başı yumuşaktır. Yine de onca sürüklenmenin intikamını “ruh yok” dedirterek alır.
Dışı ciddi mi ciddi, giyim kuşam hiç ele vermiyor içteki depremleri, çalkantıları, dalgaları, ortama göre renge bürünülüyor çarçabuk; kâh gelen ağanın kâh giden paşanın gönlünce… Kalıp bunu pek güzel oynuyor da ruh oynamıyor, yaralanıyor. Ona göreyse hal tavır, keyfine diyecek olmaz. Beslenir. Besler. Ama olmadığında… O zaman ruhun kara günleri başlar.
Ya tanımışızdır ya da okumuşuzdur bir yerlerde, onca zahmet çekilen eğitimlerden geçtikten sonra bir bakarsınız bir anda her şeyi yüzüstü bırakıp, pılıyı pırtıyı toplayıp, bir küçük teknenin dümenine geçip kıyı kıyı konaklayanları. Ya da teknolojiden uzakta, market tezgâhlarındaki yemektense metropollerden kaçıp tek sesin rüzgâr ve kuş sesleri olduğu, geceleyin yıldızların meğer nasıl kara kadifeye gömülü elmaslar gibi ışıdığı, suyun testilerle pınarlardan alındığı, meyve sebzenin elceğizlerle yetiştirildiği bir dağ başında doğal hayat sürmeye başlayanları. Yahut da bir bakarsınız sahte yüzlerden, maskelerden, bencilliklerinden yılıp, kendi halindeki bir köyün iki göz toprak evinde yaşamaya başlayanları.
Doktorlar biliriz beste yaparlar, neşterden çok mızrap tutar elleri. Mühendisler biliriz, sayıların denklemlerinde boğuşmaktan yılıp ruhu olan kelimelerin denklemleriyle dostluk kurarlar. Romanından şiirine yazarlar. Ödüller bile alırlar. Belki esas mesleklerinde adları anımsanmayacaktır; ama edebiyat tarihinde yer etmişlerdir çoktan. Kırk yıllık meslekleriyle değil de kırk birinci yılda ortaya çıkıvermiş yazar kimlikleriyle tanınırlar. Kendimize baktığımızda da bu böyle değil mi? Tamamıyla öyle hem de!
Hayat dümdüz gidiverirken lise sonrası çatallanıyor. O ana dek sadece öğrenciyken, liseden sonrası bizi falanca meslekten yapıveriyor. Üç saatlik üniversite sınavında terlemek, ruhumuza uygun olsa da olmasa da bundan sonrasında anılacağımızın sıfatın kapısı oluyor. Pek çoğumuz ruhun demir attığı yerlere çok uzak limanlar olan sınavın sonucunu, yalnızca kalıp olarak yaşıyoruz; ruhumuz yaşamıyor. Katlanıyor sadece.
Her işte, her zaman bir ama vardır. Ama ile kesilen laflar, başka laflara gebedir.
İster devlet kapısı ister serbest işler olsun oraya yalnızca kalıp giriyor da ruh kaçacak delik arıyor; ama ne açık pencere ne de baca bile göremiyorsa kaçacak bazı şeyler güvende ancak bünye sıkıntıdadır. Ruh hapsolmuştur. Ruh, sıkıya gelemez.
O zaman bir çıkış aranır. Kalıp, sabahın bir saatinden akşamın bir saatine dek hayat kavgası, geçim derdi için birkaç metrekareye hapis olup, koltuğumsu sandalye ya da sandalyemsi koltukta on yıla kalmaz mide, bel, tiroid rahatsızlıklarına yakalanmak üzere oturganlığa geçmişse.
Çalışma hayatı, liseliyken bilinen ortamlar gibi değildir yani aynı sokağın aşağı yukarı aynı sosyokültürel ve ekonomik olarak üç aşağı beş yukarı benzer şartlardan gelen kişilerden oluşmaz. Her yerden, her şarttan, her eğitimden, her bakış açısından insanların doluştuğu yerlerdir işyerleri. Elbette her işyerinin yapısı ve politikası birbirine benzemez.
Eğitimi yarım yamalak da olsa, noksanı, eksiği çok da olsa ruhu o işi benimsemiş, dış kalıbı oradayken ruhunun kalıbı da işin kalıbına tıpatıp uymuşsa, bir de hırs diye anlatılan basamak atlama sevdası yüreğine çöreklenmişse birinde, onun adımladığı mesafe her zaman eğitimi çok daha iyi, kültürü, bilgisi ve başka nitelikleri ile boy ölçüşemeyeceği kişilerin adımlarından daha önde olacaktır. Benimsemiştir bir kere o işi. Oysa nitelik olarak ne kadar üstte olsa da ruhu o işi benimsememişler, eleştiri ile meşguldür. Kendini, artık bir işi olduğu, sevse de sevmese de o işi kotarması, üstesinden gelmesi, başa çıkması gerektiğini ikna ile meşguldür. İkna olunur mu? Olunsun olunmasın erinde geçinde ikna olunmuş gibi yapılacaktır. Çünkü hayat kavgası verilirken hele de iş sahibi olunmuşken işi gücü bırakmak olacak iş değildir. Öncelik, işin sevilip sevilmediği, ruhun memnuniyeti, doyumu değil hayat kavgasıdır. Ekmek parasıdır. Geçimdir. Bunlar da aslanın ağzındayken kimse ağzındaki peyniri düşüren karga hikâyesinin kargası olmak istemez.
Dar gelen kalıpta ruhun debelenip durduğu işlerden memnun olmayanların gözleri, basamak tırmanmakta filan olmaz. Olsa olsa hayallerinin gerçekleşeceği günlere ulaşmak olur. Bu da ancak emeklilikte olur. Çok zaman sonra yani. Tabii emekli maaşı resim kursuna gitmeye, merak edilen ülkelere gitmeyi, evin bir köşesinde marangozluk edilebilecek kendine göre bir yer kurmayı karşılayabilirse. Emeklilik, onca yıl beklenilmiş hayallerin asla gerçekleşemeyeceği gerçeğidir çoğu kez. Ve ruh emekliliği hiç benimsemez. Ama yorgundur.
Ne nitelikte olursa olsun ruhuyla işinin nitelikleri çatışan bir kişi, mutlaka fırsatçı, vasıfsız pek çok insanın abuk sabuk davranışları ve laflarına konu olacaktır. Öylesi kişiler aklınca kendinden daha nitelikli; ama işinde baskın olmayan kişilere yapmadığı bırakmayacak, onun yerinde olsaydım bak ben neler yapardım havasında en basit şeylerde onu iğnelemeye çalışacaktır. Bunu yaparken de çalışma masası sabahtan öğlene dek kahvaltı, öğleden ikindiye dek öğle yemeği sefası, ikindiden iş çıkışına dek de ikindi kahvaltısı masasını aratmayacak öteberi, yiyecek, salamlı sandviçler, krakerler, kuru yemişler ile sineklerin en hoşlandığı masa olagelecektir.
Ruh bu. Dahası yok. Kelepçelenmeye gelemez. Ya verecektir kendini bir odağa ya da odaklanamıyorsa kapısız, penceresiz, bacasız kalacak, tüyüp çıkacağı böylece kendi gibi olacağı bir delik arayacaktır.
“Tüm ruhuyla kendini vermek” dedirten cinsten benimsenen konuların kıyısında, yamacında, göbeğinde olmadıkça avare mi avaredir ruh. Kalıp, o işin kalıbına girmeye çabalayıp dursa da, kılık kıyafetle günü kurtarsa da ruh, yakalandığı kıskaçtan kurtuluş arıyorsa kuşlar gibi uçup, hiçbir zaman varsa eğer hayatın ilk gençlikteki hedefleri tutmayacaktır. Düş kırıklığı, hayatın hiç itiraf edilemeyen gerçeği olup çıkacaktır. İki lafı biraya getiremeyenlerin arkasından ettiği lafları umursamada onların her koltuğun, her zamanın kalıbına kolayca sığışlarını, şeklini alışlarını aklı almayarak, aklı ermeyerek izleyecektir.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN