• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Şaban Çetin
Şaban Çetin
Eklenme Tarihi: 17 Ağustos 2018, Cuma 01:22 - Son Güncelleme: 17 Ağustos 2018 Cuma, 01:23
Font1 Font2 Font3 Font4
Kezban

Elinde bir bakır sitil(1), ahır ile ev arasında aheste adımlarla yürüdü.  Gün boyu aralıklarla gelen davul sesi susmuş, zurnanın çaldığı; türlü oyun havalarından eser kalmamıştı köyde. Çalışırken, bazen ayakları oyun havalarının ahengine kapılıyordu. Hatta hayvanlarda bile bu havalara karşı bir heves seziliyordu neredeyse. Toprak damlı evin taş basamakları önünde durdu. Ayakları sabit olduğu halde başı ve omuzları ile düğün evine doğru döndü, uzun uzun bakındı. Sonra yüzünü köyü çevreleyen tepelere çevirdi, karları erimeye yüz tutup alacalanmış dağlara bahardan bir haber gelmişti sanki. Yoksa bir düğün için okunmuşlar da, bu davetin neşesi mi sarmıştı, onları da kendisi gibi? “Dağların da düğünü başlar yakında” diye geçirdi içinden: “Bahar geliyor” diye kımıldadı incecik dudakları. Eve doğru döndü tekrar,  ahenkli adımları gelişi güzel yapılmış taş basamakları birden güzelleştirdi adeta.  Giriş kapısı önündeki sahanlığa çıktı ve tahta kapıdan içeriye süzüldü.

 

Köydeki düğünün ikinci günü idi. Ancak o, henüz işten güçten fırsat bulup düğün evine gidememişti. Akşam gideceklerdi, öyle söylemişti ninesi. Küçük yaşta anne ve babasını kaybettiğinden dedesinin evinde kalıyordu. Akşam namazından sonra, bütün aile fertleri evin hayat denilen giriş bölümündeydiler. Kezban, geyik motifli sofra bezini hayatın orta yerine yaydı, üzerine sofra tahtasını yerleştirdi. Ardından, işlemeli bakır tepsi sofranın ortasına yerleşiverdi ve ocakta pişen bulgur pilavı, Kezban’ın ninesi tarafından, tepsiye döküldü. Ardından pilavın üzerine erimiş tereyağı döküldü. Sonra toprak testideki ayran taslara dolduruldu. “Bismillah” dedi, hafif bir sesle Kezban’ın dedesi, pilava ilk uzanan tahta kaşık onundu. Ardından birkaç Bismillah daha duyuldu. Kezban heyecandan yarı aç kalktı sofradan. Evdekiler birer ikişer çıktılar evden. En son ninesi ve Kezban çıktı birlikte. Ninesinin üzerinde, başından omuzlarına aşağı saldığı kahverengi atkısı vardı. Kezban basma fistanını giymiş, başına allı yemenisini bağlamıştı. 

 

Ninesi önde, Kezban onun bir adım gerisinde yola koyuldular. Hava berrak, yıldızlar ışıl ışıldı. Gökte ki dolunay etrafı süt gibi aydınlatıyordu.  Köyün orta yerindeki düğün evine doğru sessizce yürüdüler. Nefesleri soğukta adeta kristalleşiyor, havada raks ederek kayboluyordu. Akşam ayazı ellerini ve yüzlerini buz kesiyordu. Düğün evinin önüne geldiler. Birden durdu Kezban. Yarı açık topludan(2) gelen sese kulak kesildi. Yanık bir ses pencereden süzülüp gönlünde yankılandı:

 

“Ne feryat edersin divane bülbül 

Senin bu feryadın gülşene kalsın 

Bu dünyada eremezsem murada

 Huzur-u mahşere divana kalsın” 

 

Ninesi ilerledi, Kezban orada kalakaldı. Sola doğru çevirdi başını. Yarı açık pencereden, ocakta yanan ateşin ışığı ile aydınlanan, yağız bir delikanlı çehresi ilişti gözlerine. Türküyü o söylüyordu. Avcı ile yüz yüze gelmiş ürkek bir ceylan gibi bakındı bir süre kalbi çarparak. Delikanlı kendinden geçmiş halde söylemeye devam ediyordu: 

 

“Nesin meth edeyim bir kaşı kare 

Sen açtın sineme onulmaz yâre 

Dünya tabip gelse derdime çare  

Derdimin dermanı Lokman'a kalsın”(3) 

 

Sendeledi Kezban, zeminin ayaklarının altından kaydığını sandı bir an. Kulaklarından yüreğine bir şey aktığını hissetti, anlam veremedi. Sanki apansız bir sele kapılmış sürükleniyordu. Ninesinin sesiyle irkilip ilerledi. Düğün evindeki kadınların arasına karışıverdi. O gece ne çalındı ne söylendi, hiç birisinin farkında olmadı. Zihni ile kalbi arasında gidip geldi. Çoğu kere, yerde olup olmadıklarını görmek için ayaklarına göz gezdirdi. Kimdi bu delikanlı, bu yanık türküden yüreğine yayılan da ne idi? Sel mi, ateş mi, rüzgâr mı? Neydi onu önüne katıp sürükleyen? 

 

Eve döner dönmez yattı Kezban. Ancak bir türlü uyku tutmadı. Bir o yana bir bu yana döndü, uykuya vasıl olamadı bir türlü. “Sen açtın sineme onulmaz yâre” dizesi zihninde dolanıp durdu. Dolunaya uzandı kınalı elleri, yıldızlar gelip geçti gözlerinden, ulu dağların zirvesine tırmandı, oradan ovalara kanatlandı. Sonunda ağırlaşıp uykuya teslim oldu göz kapakları. Uçsuz bir ova gördü düşünde. Gelinciklerle kaplı uçsuz bucaksız tarlalarda koştu, koştu. Göğsünde çarpan kalbi gibi ansızın keklikler havalandı ayak sesinden. Annesi ve babasını ovadan ufka uzayan yolda giderlerken gördü, arkalarından seslendi, avazının çıktığı kadar bağırdı. Ancak ikisi de duymadılar onu, koştu arkalarından ancak yetişemedi bir türlü. Kayboldular, karışıp gittiler masmavi göğün boşluğuna. Berrak pınarlardan avuç avuç içti, ama bir türlü yüreğini serinletmek mümkün olmadı. İçtikçe susuzluğu çoğaldı.  

 

Ertesi gün Kezban’ın dedesi, delikanlıyı evlerine misafir olarak getirmişti. Yabancı değildi aslında delikanlı, Karalık köyünden dayısının oğlu Âşık Mehmet olduğunu öğrendi. Daha evvelce hiç görmemişti. Âşık Mehmet’in misafirliği boyunca, yüzü hep yerde gezdi Kezban. Yanağından uçuk pembe rengi hiç eksik olmadı. Yüreği mütemadiyen havalandı. Kulaklarından, düşünde gördüğü kekliklerin kanat sesi hiç eksik olmadı. Arada bir kınalı ellerine bakındı. Bir ayna parçasında, uçuk pembeden kızıla çalan yüzüne baktı ara ara. Yanakları ve düşündeki gelinciklerin kırmızısı arasında gidip geldi zihni.  

 

Bir süre sonra Âşık Mehmet’in anne babası ve aile büyükleri gelip Kezban’ı oğullarına, Allah’ın emri Peygamber’in kavli üzere istediler. Dedesi: “Allah yazmışsa olur. Yazmadıysa siz de biz de bir şey yapamayız”  diyerek gönderdi dünürcüleri. Ninesi Kezban’a durumu anlatıp iradesini öğrenmek istedi. Kezban başını yere eğdi, yüzü her zamankinden daha fazla kızardı. Rüzgârda titreyen mum alevi gibi bir sesle: “Siz bilirsiniz” diyebildi.  

 

Zaman su gibi akıp geçti. Düğün dernek kuruldu. Öksüz Kezban bir zemheri gününde, at sırtında Faraşlı köyünden Karalık köyüne gelin gitti. On yedi yaşında idi Kezban henüz. Eğer bugün olsa, hem Kezban’ın ailesi hem de Âşık Mehmet’in ailesi çocuk istismarından hapsi boylar, Kezban da “koruma” altına alınırdı. Zira on yedi yaşındaki bir kimse mevzuatımızca artık çocuk sayılıyor. O zamanlar her iş kendi tabiatıyla mütenasip bir doğallık içerisinde yürürdü. Her şey mevzuatla tanımlanmıyor, kadim bir inanç ve gelenek hayatı yoluna koyuyor, kimse de bu durumdan huzursuzluk duymuyordu. Anadolu’nun mayasını kuran inanç ve geleneklerle derdi olanlar, istisnaları öne çıkardı, gerektiğinde olmadık hikâyeler kurguladı.  Ve sonunda Anadolu mayasına ecnebi kültürlerin bakterisi bulaştırıldı. Endüstrinin hayatiyeti için insan hayatı basit bir vasıta haline getirildi. 

 

Kezban gelindi artık, havalanan kekliklerin menzili yeni bir yuva idi demek ki. Tedirgin ve ürkekti ilkin, bir süre gelinlik yaptı kayınpederi ve kayınlarına. Konuş denmeden konuşmadı, otur denmeden oturmadı. Zamanla tedirginliğinden eser kalmadı. Asalet ve meziyetleriyle göz doldurdu. Yeni ocağında kök saldı. Parmakla gösterdiler onu. Bebek iken ölen bir kaçını hariç tutarsak, on çocuk sahibi oldu. Yokluk gördü, yoksulluk gördü, türlü meşakkatle yoğruldu, ancak hepsinin üstesinden geldi. Namıyla mütenasip Âşık Mehmet de rint(4) meşrepti. Devrin meşhur âşıkları ile gezer tozar olmuştu. Âşıklık yanında başka meziyetleri de vardı Mehmet’in. Mesela, çok güzel şimşir kaşık yapardı. Zamanla dervişliğe gönül düşürdü. Âşık tarzını tekke-tasavvuf tarzına tebdil edip, ilahiler, nefesler söyler oldu. Büyük oğlunun eli iş tuttuktan sonra eve barka çok fazla selam vermez oldu. Dervişlere karışıyor, aylarca diyar diyar geziyordu.  

 

Kezban artık evi bir başına çekip çeviriyordu. Bostan ekip suluyor, tandır yakıp ekmek yapıyor, kazan kurup kül ile çamaşır yıkıyor; koyun, keçi ve inekleri sağıyordu. Sütten peynir ve çökelek yapıyor, yemek yapıyor, yün yıkayıp taraktan geçiriyordu. Yünü kirman(5) ile eğirip ip yapıyor. Yün ipinden çorap örüyor, kazak örüyor daha neler örüyordu maharetli parmakları. Bulgur kaynatıyor, bağ bozup pekmez kaynatıyor, el değirmeninde tuz öğütüyordu. Kışları odaya kurulan culfalıkta(6) kilim ve çul dokuyordu; bir ucu yüreğinde bir ucu kurulu tezgâhta olan ilmeklerle. Yaşadığı meşakkatli hayata sitem eder gibi vuruyordu kirkiti(7) geçirdiği ilmeklere. Ortaya çıkan nakışlarla yüreğinin desenini ele veriyordu. Bir yandan ev işleri, bir yandan hayvanlar, bir yandan bağ, bahçe ve tarla işleri, bir yandan onca çocuk, daha neler neler… Meşakkat yumağı gibi sarıyordu ömrü günbegün Kezban. Zorluklar onu sertleştirdi, çeliğe döndürdü neredeyse. Öyle ki bir gün, köyün orta yerinde; hayvanlarını, köyün arazisinde otluyorlar diye, alıp getiren bekçiler yüzünden, köylüye hakaret eden Cemaloğlu Bey’i yakasından tutup attan indirmiş ve elindeki sopa ile birkaç kez de vurmuştu. Cemaloğlu’nun hakaretleri karşısında, ondan başka kimse ses çıkartmaya cesaret edememişti koca köyde. Tek parti devriydi. 2. Cumhurbaşkanı İsmet Paşa’nın iktidar yıllarıydı. O günden sonra herkes Kezban’a İsmet diyecekti. Öyle ki zamanla Kezban ismi neredeyse unutulmuştu. 

 

Kezban çile sarmalında dolanıyor, bazen takatinin tükendiğini hissediyordu. Hayat telaşesi içerisinde Âşık Mehmet’le münakaşa etmişler, şair gönlü kırılan Âşık Kezban’a küsmüş ve alıp başını gitmişti. Dervişlere karışmış, o diyar senin bu diyar benim geziyordu. Ankara’da olduğunu öğrendi âşık kocasının. Varıp buldu onu, derviş arkadaşlarıyla beraberdi. Bir güzel fırçaladı kocasını: “On tane çocuğu başıma silkeleyip nereye kayboldun, senin evin barkın yok mu be adam, ne geziyorsun buralarda!” dedi. Canı yanmıştı, daha birçok şeyler söyledi. Diğer dervişleri de bir güzel azarladı: “Utanmıyor musunuz? Sizin eviniz, aileniz yok mu?” dedi. Hiç birisinden çıt çıkmadı. Bu Osmanlı kadının fırçası karşında, hiç birisi bir sözün sahibi olmaya cesaret edemedi. Kezban Âşık Mehmet’i alıp köye döndü. 

 

Zaman gelip geçti, köprülerin altından çok sular aktı. Bir gün, büyük oğlu ile birlikte, kendisine danışmadan sattıkları bir dana yüzünden, kocasıyla münakaşa ettiler. Küsmüşlerdi birbirlerine ve kocası köyü terk edip Sorgun’daki oğlunun yanında kalmaya başladı.  Kezban’ın kudreti elini ayağını toplamaya başlamıştı artık. Tek kızı evlenmiş, oğullarından ikisi hariç hepsi

 

Sorgun’a yerleşmişti. Artık evde bir hükmünün kalmadığını, gelinlerin nezdinde bir sığıntı gibi görüldüğünü hissediyordu. O da Sorgun’a gitmeye karar verdi. Oğlu Osman’ın evinde kalacaktı. Kendisi için en münasip yerin gelini Nuriye’nin yanı olduğunu düşünmüştü. Ölümüne dek ekseriyetle gelini Nuriye’nin yanında kaldı, her daim duacı oldu ona. Bu arada Âşık Mehmet, fıkhi bir mevzuda oğlu Osman ile tartışmış, oğlu ona: “Müftüye gidip soralım.” demişti. Birlikte müftüye gitmişler, ancak yerinde bulamamışlar, bunun üzerine gönlü hassas Âşık: “Bu yaştaki babana itibar etmeyip müftüye gitmeyi teklif ettin” diyerek Oğlu Osman’a da küsmüş, evinden ayrılıp başka bir oğlunun yanında kalmaya başlamıştı. 

 

Yıllar geldi geçti, ikisi de geri adım atmadı. Birçok kimse araya girdi ise de meseleyi çözüp küslüğü sonlandıramadılar. Nuh dedi peygamber demedi Âşık Mehmet. Kezban da ondan aşağı kalır değildi hani inatçılıktan yana, ama haksız da değildi. Yıllarca evi bir başına çekip çevirmişti, bu yaptığı bir kusur sayılamazdı. Ömür zeval demine dönüp, yokuş aşağı iniş başlamıştı bir kere. İkisinde de eski ihtişamdan eser yoktu. İkisi de diken üstünde bir hayat yaşıyorlar, eski günlerine hayıflanıyorlardı. Acı-tatlı ama kendi hayatlarıydı yaşadıkları. Şimdi evlatların hayatının bir köşesine ilişmişlerdi, eğreti bir eşya gibi hissediyorlardı kendilerini. Kendi gençlikleri gibi Anadolu’da tükeniyor, bütün düzenler yerle yeksan oluyor ve bilmedikleri tanımadıkları bir hayatın orta yerinde şaşkın ve biçare olarak ömrün hitamını bekliyorlardı. 

 

Derken Âşık Mehmet yatağa düştü. Artık son demlerindeydi ömrünün. Kezban vaktin tükenmekte olduğunu anlıyordu. Artık yanına varmalı ve yanık sesli delikanlıdan helallik almalıydı. Hazırlandı. Tıpkı düğün evine giderken, annesinin,  başından omuzlarına saldığı gibi kahverengi atkısını büründü.  Yanına torunu Nuri’yi alıp yola revan oldu. Yol boyunca konuştu, konuştu. Çektiği meşakkatten söz etti torununa, dedesinin inatçılığından uzun uzun söz etti. Küsme sebeplerinden söz açıp torununa tekrar tekrar sordu: “Haksız mıyım?”  Bir şey söyleyemedi torunu, küslüğe fazla bir anlam veremedi her şeye rağmen. Ninesinin yüzüne göz gezdirdi biraz, dedesi ve ninesi arasında haklı-haksız gibi bir karara varmak işine gelmedi sanki. Biraz ötelerindeki kaz sürüsüne doğru koştu, ürküp uçuşan kazlara baktı, kollarını kanat gibi iki yana açarak onların uçuşuna eşlik etmek ister gibi yaptı. Sonra dönüp ninesiyle yürümeye devam etti. 

 

Oğlunun evinin cümle kapısından avluya girdi Kezban nine ve torunu. “Nerede yatıyor?” diye sordu avludakilere. Avludakiler evden ayrı duran tek odayı gösterdiler. İçeriye girdi, başucuna oturdu kocasının. Coşkun ırmaklar gibi diyardan diyara akan, avaz avaz o dağdan o dağa yankılanan Âşık, durgun bir suya dönmüş, bir yatağın orta yerinde toparlanmış bir avuç su gibi, kurumaya teşne bir haldeydi. Doğrulacak oldu yerinden, eliyle mani oldu kocasına Kezban nine. Zihninde hatıra sağanağı başladı bir anda. Uzun bir sessizlik oldu. Gözleri birbirlerine mıhlandı. Kezban ninenin zihninde birden, yıllar evvel düğün evinin penceresinden gelip yüreğini sarsan o türkü yankılandı:

 

“Nesin meth edeyim bir kaşı kare 

Sen açtın sineme onulmaz yâre 

Dünya tabip gelse derdime çare 

Derdimin dermanı Lokman'a kalsın”

 

O gün, yüreğine sevda denilen koru, bilmeden düşüren bu aşığın, derdinin dermanı Lokman’da bile değildi artık. İşte o yağız delikanlı nihai göç yoluna koyulmuştu. Eşinin sağ elini tuttu iki eliyle Kezban nine. Yıllar evvel yüreği harelenerek baktığı kınalı ellerinde kına yoktu artık. Kınayı ak ellerine değil ak saçlarına yakmıştı. O gün aynada seyrettiği uçuk pembeden kızıla çalan yanaklarından eser olmadığını düşündü. Gerilen yüzünde çileli ömrün izleri olan çizgileri daha çok hissetti o an. Yüreğinin dalgalandığını hissedip bastırmaya çalıştı. Yüreğinden göz pınarlarına yürüyen inci taneleri, damlayacak kadar birikemeden, açıp kapadığı göz kapaklarına dağıldılar. Yutkundu, ne söyleyeceğini toparlayamadı bir süre. Sonra gözlerini Âşık’ın gözlerine sabitledi ve : “Herif, benden yana hakkım helal olsun, sen de hakkını helal et” dedi.” Helal olsun” diye inledi Âşık. Büyük bir yükten kurtulmuş, onu bu fani dünyaya bağlayan tüm bağlardan azat olmuş gibiydi. Yüzünde bir tebessüm belirip bütün vücuduna yayıldı sanki. Âşık’ın elini yatağın üzerine bıraktı Kezban nine: ”De hadi, şimdi nereye gidiyorsan git!” dedi. Bir süre sonra göçüp gitti Âşık Mehmet nihai menziline. 

 

Kezban nine artık yapayalnızdı bu âlemde.  On çocuk yetiştiren, koca bir evi çekip çeviren, Cemaloğlu’nu atından alaşağı eden İsmet’in dizleri kifayet etmedi artık; asaya muhtaç oldu. Gözlerinin feri sönmeye yüz tuttu, kudreti tükendi.  Ona en çok Anadolu’nun baş döndüren değişimi zor geldi. Bu hercümerç içerisinde gittikçe yalnızlaştı/yabancılaştı. Sanki sonsuz bir kuyuda düşüyordu durmadan. Bir süre sonra gözleri de görmez oldu. Artık yaşamak yükü takatini aşıyordu. Küçük oğlu bir gün yanına girmeden, uyuyup uyumadığını anlamak için, odasının penceresinden baktı annesine. Annesi ellerini göğe kaldırmış dua ediyordu: “Yarabbi ne günah işledim ki canımı almıyorsun” diyordu. 

 

Yaklaşık yüz on yaşında ebediyet yurduna göçtü Kezban nine. Bir bahar üzeri onun gönlüne aşkın şulesini düşüren Âşık Mehmet, onu hangi dizelerle karşıladı hakikat yurdunda, kim bilir? 

 

Dipnotlar: 

  1. Sitil: Bakraç/su yada süt gibi şeyler koymaya yarayan kap (Halk ağzı) 
  2. Toplu: Pencere (Halk Ağzı) 
  3. Erzurumlu Emrah 
  4. Rint: Dünya işlerine kıymet vermeyen, gönül ehli 
  5. Kirman: Yün eğirmeye yarayan alet 
  6. Culfalık: Dokuma tezgâhı 
  7. Kirkit: Dokuma işinde ilmekleri sıkılaştırmak için kullanılan araç 

» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN