• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 14 Kasım 2018, Çarşamba 15:26 - Son Güncelleme: 13 Aralık 2018 Perşembe, 10:07
Font1 Font2 Font3 Font4
Kestane Karası Fırtınasında

 

 

Güz geldi işte. Eylül’ün son haftası da  takvimde. Tam da kestane karası fırtınası günleri.

 

En iyisi öğle tatilinde bu güneş görmez, pervazında çiçek büyümez odadan dışarı çıkmak. Hiç içimden gelmese bile iyi olacak çıkmak. Bunca miskinlik yeter! Nasıl bir tembelliğe geçiş bu böyle.  Oturduğum yerden kalkmak istemez oldum. Hani sonuçlarım iyi çıkmasa tiroid hormonlarına bağlayacağım bu isteksizliği. Ama değil. Nedenini biliyorum. Aşırı koşturmacaya bünyenin isyanı. Dinlenmek isterken abartıyor bünye de. Bir de okumak yazmak… Oturduğun yerden olan işler. Hepten tembelliğe, pineklemeye yöneltiyor.

 

Eee, dur demeli o zaman bu  hale. Hadi toparlan. Nar çiçeği çantandaki fazlalıkları çekmecene tık. Telefonun, anahtarların, cüzdanın olsun içinde yeter.  Bir de müzik çaların.

 

Ankara, çınar ve atkestanesi ağaçları ile gölgelenir, yeşillenir yazları. Bulvarlar dolusu. Ağustos dedi miydi yaprakları sararır burada ağaçların. Hatta Temmuzda başlarlar solmaya. Atkestanelerinin iri iri yaprakları pek hoştur sararır solarken. Ankara sonbaharındaki şiiri  herkes bilir.

 

Müzik çalarımın sağ kulaklığının üzerinde R yazar. “Right” yani. Sağ  anlamlı. O da yetmedi bu kulaklığın kablosu, sol kulaklığın kablosundan nerede ise üç kat uzun. Yine de bakmadan edemiyorum yanlışlık olmasın diye. Bakalım kim, hangi parça ile çıkacak ilk.

 

Belli, dar bir alanda dolanınca kendiliğinden oluşan bu rotada bir dahaki sefere dünkü, ondan önceki günkü ayak izlerinizin üzerine basıyorsunuz mutlaka. Caddenin karşısına hep geçtiğim yerden geçtiğime göre rota çoktan oluşmuş bile. Ne bir adım yukarıdan ne bir adım aşağıdan. Milimi milimine dünkü noktadayım. Alışkanlıklar farkında olmadan bizi eline geçiriyor. İnsanın doğası böyle.

 

Kaldırımlar, atkestanesi ağaçlarından dökülmüş kuru yapraklar ve dikenli kabuklar ile dolu. Çıktı çıkacak -belki de dünkü fırtına o idi-  kestane karası fırtınası patladığında dalından henüz düşmemiş kestaneler de dökülecek. Pembe Ankara taşından kaldırımlar, kuru yapraklar ve kopkoyu kahverengi atkestanelerinden gözükmez olacak. Yer, kara kara beneklenip kestane karası rengine bürünecek. Ayakları altında ezilen sonbahar yapraklarının bir mevsimlik konçertosunu dinleyerek yürüyenler, üşümüş elleri ceplerinde serin soluklar alacak. Az kaldı.

 

Her yıl bu vakitler atkestanesi ağaçlı kaldırımlardan bir arabanın tekeri ya da insan  ayağı altında ezilmemiş sağlam at kestaneleri toplarım. Sonra silip sokak kirinden arındırdığım kestaneleri  dolaplara paylaştırırım. Güve olsun olmasın, yine de güve olabilirliğine  karşı önlem diye. Yaz güneşinde dolapları bir güzel havalandırsanız da atkestanesi serpiştirilmiş gardıroplara, çekmecelere, etajerlere güvenin ilişmeyeceğini bilmek içi rahatlatıyor. Yaşasın atkestanesi!

 

Bir gölge mi gördüm ne? Yanımda zayıftan, aha şu düşen atkestanesi yaprağı gibi kupkuru bir kadın beliriverdi. Yerden bir atkestanesi aldı. Bak sen! Bana uzatıyor. Konuşmuyor ama. Suskun. Dilsiz mi acaba? Hay Allah, işaret dili bilmem ki. Yine de anlamaya çalışayım onu. Bir sorayım bakayım ne istediğini,  yanı başımda durmuş elinde tek bir atkestanesi ile bana bakan yaşlı değil; ama orta yaşı geçeli hayli olmuş kadına. Belki de konuşuyordur.

-Siz de mi atkestanesi topluyorsunuz?

 

Bakıyor hala. Hiçbir şey demedi. Acaba Türkçe mi bilmiyor. “Uzattığınız atkestanesini bana mı vermek istiyorsunuz?”

Ağzını açtı. Konuşacak gibi. Konuştu, konuştu! “Hayır! Yenir mi bunlar?”

 

Anladım. Konuşmayı  biliyor, at kestanelerini de bana yardım etmek için toplamıyor. Hatta kendi ayakları dibindekileri değil tam benim bulunduğum yerdekileri toplamasına bakılırsa hepsini kendisi toplamak istiyor.  Ne işe yaradığını bilmese de toplayacak. Nasıl olsa benim bildiğimden emin.

-Yenmez. Bunlar atkestanesi. Bildiğiniz kestanelerden farklı.

-Ne işe yarıyor bunlar, niye topluyorsun?

-Ben dolaplara koyarım. Yünlü, pamuklu giysileri, eşyaları güveden korumak için. Yazın tatildeyken  ev kapalı olduğunda içim rahat ediyor.

-Haa! Hastalık filan için de iyi mi?

 

“İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir” derler. Öğle tatili için çıkmadan az önce aynı koridorda bir iki kapı ötedeki, on yıl önce Emek Bahçelievler’de aynı mahallede olduğumuz arkadaşa uğramıştım. Masasının üzerinde atkestaneleri vardı. Daha konuşalı yarım saat bile olmadı Hale ile. Tel tel sızlayan varislerine çok iyi geldiğinden her caddesi atkestanesi dolu, Eylül’ün son haftasında yolların tam anlamıyla kestane karası kesildiği Emek-Bahçelievler’deki Dördüncü Cadde’den topladığı atkestanelerinden krem yaptığından bahsetmişti Hale.  Kabuklarını ve içindeki zarı soyduktan sonra kestaneleri blendırdan geçirip iyi cins zeytinyağı ile krem kıvamına getiriyormuş. Çok da iyi geliyormuş varislerine. Kendini üniversitede atkestanesi araştırmalarına vermiş kimya doçenti arkadaşım Nursen de anlata anlata bitiremezdi faydalarını. Bazen zar zor alabildiği sevimli vosvosu ile çalıştığı üniversitenin tepelerine göl seyretmeye giderken atkestanesi sohbetine kaptırırdık kendimizi.  

 

Pembe Ankara taşından kaldırımda, yanaklarından çenesine iki derin obruk gibi inen sert kıvrımlarla daha ciddileşmiş yüzüyle hiç gülmeden tepemde dikilip, sert sert bana bakan kadına bunu anlatır anlatmaz altın avuçlarcasına iki eliyle atkestanesi toplamaya koyuldu. Baktım selin önünden kütük kaparcasına topluyor, ben bıraktım dolaplar için kestane  bakınmayı. “İyi günler size” deyip uzaklaştım.

 

 


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN