RÖPORTAJLAR
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

KARNE HEYECANI
Eklenme Tarihi: 20 Ocak 2017, Cuma 22:44 - Son Güncelleme: 20 Ocak 2017 Cuma, 22:44
Font1 Font2 Font3 Font4



KARNE HEYECANI
Zeynep Büyükünal Eskilerden dem vurmak hoştur bazen. Eski deyince öyle geniş bir kavram oldu ki, kırk yaşındaki eskiye gitse de bir şeyler bulur anlatacak. Doksan yaşındaki gitse eskiye, o kırk yaşındaki henüz doğmamış olacak. Hani çok değil, çeyrek asır gidelim mi geriye, yaşı otuz beşi geçen herkes tatlı bir keyif alabilir maziye baktığımız o pencerenin […]

10361193_1416139808661706_1435016107_n
Zeynep Büyükünal
Eskilerden dem vurmak hoştur bazen. Eski deyince öyle geniş bir kavram oldu ki, kırk yaşındaki eskiye gitse de bir şeyler bulur anlatacak. Doksan yaşındaki gitse eskiye, o kırk yaşındaki henüz doğmamış olacak. Hani çok değil, çeyrek asır gidelim mi geriye, yaşı otuz beşi geçen herkes tatlı bir keyif alabilir maziye baktığımız o pencerenin önünde.
Penceremizden eski eğitim öğretime dair anılara, güzelliklere bakacağız. Müfredat konusu gündemdeyken eskileri yâd edip yenisine hayırlara vesile olsun, hayırlarla gelsin diyeceğiz…
İçinde bulunduğumuz hafta bir eğitim öğretim yılının tam ortası ve çocuklar, gençler karne alacaklar kısmetse. Hatta siz bu satırları okurken almış olacaklar. Aldıktan sonra ona ne kadar değer verdikleri tartışılır. Bizim zamanımızda karne değerliydi, ‘karne heyecanı’ diye bir şey vardı. Takdir ve teşekkür ilavesi varsa hele… Bir dosyanın içine konur, itinayla saklanırdı. Benim zamanında almış olduğum karneler hali hazırda dolapta dururken son on beş yıldır vermiş olduklarımdan eve ulaşan var mıdır bilmem. Bizde karne heyecanı vardı, not önemliydi. Sevgi de vardı saygı da öğrenci- öğretmen arasında. Disiplin kendiliğinden gelirdi öğretmen koridorda belirince.
Eskiden not defterleri vardı, erkek öğretmenlerin cebinde, bayan öğretmenlerin çantasında yaşayan, bir nevi öcü mahiyetli şey. Bordo kapaklı, minik defter. Çalışkan öğrenci bile korkardı o defterden. Şimdi e-okul var, notlar da bol… Ürkütücü değil artık ne yazılı ne sözlü. Bizim zamanımızda anne babalar eğer sorarsa öğrenirdi notları, şimdi bir ‘tık’ uzakta. Ama son model cep telefonları notları teftiş etmiyor, sahibi merak buyurmadıkça.
Kitaplar kıymetliydi, az da olsa belli bir para verilirdi. Öyle olunca kimse kaybetmez, daha okulun ilk haftası sıraların altında haşat etmezdi. O kadar değerli şeyi çalışmamak olmazdı. Kitabın bir ağırlığı, bir ciddiyeti vardı. Defter illa ki tutulur, hatta kız çocuklarında süslenirdi. Şimdi bir defterin muhtelif kısımları muhtelif derslere ayrılmış durumda, öğrenci lütfederse. Sosyal medyada yazdıkları ile okulda tuttukları notları karşılaştırsak hangisi daha çok diye, sonucu herkes tahmin edecektir üzülerek.
Eskiden facebook yoktu, hatıra defteri vardı. Arkadaşına söyleyeceğimiz ne varsa sene sonunu beklemek zorundaydık. “Sepet sepet yumurta, sakın beni unutma” en çok atılan twit! idi. İnstagram da yoktu. Arkadaşımızın resmini görebileceğimiz tek adres evlerindeki aile albümü idi. Velhasıl özel hayat da ‘özel’di. Ne güzeldi. Şimdi bir tıkla birbirinin dayısının kuzeninin ablasının çocuğunu görmek mümkün. Televizyona çıkanlar bizi göremiyor hala ama instagramda karşındaki de seni görüyor. Hem de mutfaktaki masanın üzerindeki kekin içindeki üzüme kadar.  Allahtan üzüm çekirdeksiz! Yoksa onu da göreceğiz. Böylece saatler geçiyor. Öğrencilerin sosyal medyada geçirdikleri saatlerde kitap okuduklarını hayal etsek, her biri birer âlim olurlardı. Uyuduklarını hayal etsek… O kadar uyuyan canlı bulamadım maalesef…
Eskiden mürekkep, divit ve güzel yazı defteri vardı. El yazısını bir o deftere, özene bezene yazardık. Kendimizi dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi hissederdik. Bir el yazması eserin kâtibi gibi itinayla nasıl da yazardık. Şimdi el yazısı ile öğreniyor çocuklar okuma yazmayı. Bundan memnun olan bir kişi duymadım yıllardır. Yazılar okunmuyor, hele erkek çocuklarında… İlkokuldaki branş öğretmenlerinin durumu tam bir çelişki. Çocuk bir şeyler yazıyor, okuyabilene aşk olsun! Düz yazı istiyor öğretmen, çocuk onu da yapamıyor eli alışkın olmayınca, yazılılar deseniz tam bir yolculuk, gören gözle vicdan arasında. Okunmayan yazılara not vermekle vermemek arasındaki yolculukta tüm hocalarımıza iyi seyahatler…
Müfredat deyince, konu bir deneme değil makaleyi hak ediyor aslında. Makaleler içeren bir kitap, bir kitap serisi hatta. Konu o kadar uzun, o kadar mühim, o kadar derin. İçerisinde psikolojiden sosyolojiye, felsefeden sanata, birçok disiplini kapsıyor. Mesele eğitim olunca malzeme insan, sonuç toplum, süreç uzun olunca, iş büyük, derin ve özel.
Konu eğitim. Bir neslin dirilişi ya da çöküşü. Eğitimdir çünkü insanı yarınlara taşıyan. Çocuklardır gençlerin tohumu. Gençlerdir yarınların fidanı. Verimli tohumu ekip iyi bakmak lazım fidanlara. İyi sulamak, güneş aldırmak lazım. Büyütürken incitmemek lazım. Altında gölgelenip meyvesini yemek istiyorsak o fidanlara gözümüz gibi bakmamız lazım. Sonra ne meyve buluruz yiyecek, ne de bir gölge, altında dinlenecek…
Edep ve görgüyü nasıl verebiliriz okullarda? Aşı olurduk ya hani ansızın geliveren doktor ve hemşireler ekibiyle, öyle aşı yapar gibi versek güzel şeyleri. Birinci sınıfta sevgi aşısı yapsak… İkide saygı. Üçte edep. Dörtte görgü. Beşinci sınıfta insanlık aşısı yapsak. Bunlar tamamlanmadan mezun olunmasa. Şimdi, ilkokul dört sene diyeceksiniz, biliyorum. Ama eskiden beşti. Ne güzeldi.
Siyah önlük ve beyaz yakamızla öğrenci olduğumuz belli idi. Okul hariç giyilmesi, okulda da giyilmemesi mümkün olmayan şeydi. Kimse şikâyet etmezdi, şimdi üniforma beğendiremiyorsunuz küçüğe de büyüğe de. Birkaç hafta sonra üniformayı hatırlayan da olmuyor zaten. Mümkün müydü oysa otobüste bir büyüğüne yer vermemek? Önlük veya üniforma varsa üzerinde ki, muhakkak vardı, büyüğe yer vermek de, saygılı oturup kalkmak da, toplu yerlerde kimseyi rahatsız etmeden konuşmak da farzdı.
Söyleyecek o kadar şey var ki, Daha önce dediğimiz gibi, konu bir deneme değil, en azından bir makale olmayı hak ediyor. Bu bir makalenin besmelesi olsun diyelim, karne dönemi gelmişken ve tam bu esnada yeni müfredat halka arz-ı endam ederken, konuya uzak kalamadık. Bunda geçenlerde gözüme ilişen bir film sahnesinin de etkisi var.
Seneler önce çekilmiş, senelerdir izlenen bir filmdir hababam sınıfı. Üç-beş dakikalığına seyirci oldum iş-güç arasında ve sanırım senelerce yazılılarda satırlar arasında aradığımız ‘anafikir’ kısmına denk gelmiştim. Mahmut hoca karne günü velileri çağırmış, karneleri öğrencilere değil, onlara veriyordu. Hafifçe diyemeyeceğim, epey de sert bir dille eleştirip, karnedeki zayıf notların asıl velilere ait olduğunu söylüyordu. Seneler geçse de bu ‘anafikir’ hiç değişmemiş durumda, ona üzülmemek elde değil. Bu veli toplantısında da böyledir. Sorunlu çocuğun değil, sorumluluk sahibi çocuğun velisi gelir, veliye teşekkür edilir, güzel sözler söylenir. Velisi gelmeyen çocuğa duyulan kızgınlık duygusu ise yerini üzüntüye bırakır. Çünkü kızılacak kimse çocuktan ziyade velinin kendisidir.
‘Veli’ olmak özeldir aslında bizim kültürümüzde. Her şeyi bilen, olgun kimseye öyle söylenir. Anne baba olunca bu özellikleri az buçuk taşımak gerekiyor demek ki, ebeveyne böyle hitap ediliyor. Biraz emek gerektiriyor, bolca sevgi, ama illa ki emek. Geleceği inşa edeceksek şayet, daha küçük yaşta eğilmeli çocuğun üzerine. Yıllar geçtikten sonra artık çok geç oluyor. Zaman, eli tokmakta bekliyor, izin almadan içeri giriyor. Bugün ayağımızda salladığımız çocuk, bir bakmışız boyumuzu aşıyor. Dedelerimiz bir zamanın kundaktaki bebekleri değil miydi?
Bugünün çocuklarına, gençlerine, velilerine hayırlı karneler olsun der, gelecek eğitim-öğretim yılına ise çok çok hayırlı, pek bi sevimli, mümkünse uzun soluklu, en önemlisi verimli bir müfredat temenni eder, öğrencilerin gözlerinden öperiz efendim.
 


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!