• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 5 Kasım 2016, Cumartesi 17:28 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:42
Font1 Font2 Font3 Font4
Karadeniz’de bir kayık, girdaplar, yengeçler

images
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Ne karası, berrak mı berrak Ünye sularındaki rengârenk irice çakıl taşları  sanki ipi kopmuş bir kolyenin her yana saçılmış taşlarının mahzunluğunda parlardı.  Üstlerinde dolanan yavru yengeçlere alışık olmayan bir göz, onları da kolayca çakıllardan biri sanabilirdi.
Yengeçlerden korkmazdık suda koşarken. Korktuğumuz tek şey vardı  Karadeniz’de; girdap. Yutmayı sever onlar. Bir kez kapılan, çıkamazdı içinden.
Denizlerin çoğu kopkoyu olur açıklarda. Lacivert derinliğinde.  Bir lacivert ki  kâh kırılmış nazar boncuğu camından kesicidir delimsek suları, kâh  ütü görmemiş  çarşaf gibi.
Sığ suların kumları altına kaçışı veren yavru yengeçler, bozuk para büyüklüğündeydi henüz… Kum, buruşturulmuş eski mektup kağıtları gibi sanki. Ya da kurumuş yaprakların kahverengiye çalan gazel sarısı kırışıklığında. Deniz kumuna basan çocukların ayakları altında kalırdı  yengeçler çoğu kez. Cevizin dış yeşil kabuğu hissi veren tetirli grimsi kabukları, kömür tozuna bulanmış da kirlenmiş gibi olurdu.
Çocukların oyuncu ayakları suya  değdiğinde dipten  kum tanecikleri havalanır, su  bulanır.  Sırf oyun olsun diye suyu bulandıran o çocuk ayakları, sonraları düz yollarda takıldı belki. Belki durgun suları bulandırdı olmayacak  anlarda. Kim bilir belki de engebeleri aştı yorulsa da dayanarak; belki de çukurlara düştü bile bile, göre göre. Pervasızlığından, fütursuzluğundan, fevriliğinden.
Karadeniz’de zaten hiçbir zarar gelmeyeceğini bilerek yavru yengeçlerin üzerine korkmadan basan kimi ayaklar, ileride adım atarken kırk dereden su getirir oldu belki de. Attığı her adıma çok dikkat etti.
Kıyıda suskunca duran bir kayık görürdük koca kumsalın kuytusundaki, üstü fındık ağacı dolu dik inen bayırın bittiği genişçe bir salon büyüklüğünde, çamların gölgesindeki küçük sakin  koyda. Gövdesinin su içinde kalan kısmıyla kalmayan üst kısım arasındaki sınırı, oylumlu,  ince bir yosun tabakası çizerdi. Fistolu kenarlar gibi. Kayık süsünce. Pek de yakışırdı, bir kuşak gibi, dantel zarafetli o yeşil yosunlu oya.
Kayık, sıradan bir kayık; kürekleri yanlarında. Fildişi rengine boyalı. Sıradan olmayan, adıydı. Burnunda,  en yukarıda kocaman  “YOKSUN” yazılıydı. Al renginde.
Hiç sormadım yanımdaki çocuklara; sorsam onlar da bilmezdi zaten bu adın anlamını. Sonuçta onlar da benim gibi asker çocuklarıydı. Babalarının görevi gereği kısa bir süredir Ünye’deler ve hatta geri dönecekleri tarih bile belli.
İlk okuduğumda gözüm uzunca takılmıştı o ada. Ne demek istiyor  diye. Daha ortaokuldayım. Birinci sınıfta. Yoksun, yoksunluk anlamlıydı kanımca. Ama neyden yoksunluk? Boyası vardı, bakımdan yoksun değildi. Adı bile vardı, hem de koskoca yazılı. Eee, o zaman? Olsa olsa sahibi yoktu kayığın. Çünkü her kimse o sahip, hiç görmedim başında, yakınlarında. Gördüğüm tek yapayalnız bir kayıktı. Ünye’nin aslında Karadeniz’in sıkça çok hırçın,  nadiren nasıl da uslu, dümdüz sularında durup dururdu denizin kıyıcığında; ama denizden uzakta.  Yarısı akşam karası kumsala gömülü halde.
Sahili  karadır Karadeniz’in. Sanki biri muziplik olsun diye bolca kömür tozu serpip altın sarısı kumları griye boyamış gibi koyu renktedir. Hele de Zonguldak denizi. Kömür karası sular oynaşır ora denizinde.
Gözlüksüz bir miyobun bile rahatça okuyacağı irilikte, büyük  harflerle burnunda,  “YOKSUN” yazan kayık aklımdan hiç çıkmadı. Ne zaman bir yokluk, yoksunluk, yoksulluk görsem o kayık geldi aklıma. Hala da aklımda.
Hiç bilemedim, görünürün kaç katman altında saklanan o adın anlamını. Gerçi sahibine sorulsa, cevap açıktı. Ama okuyan için kapalı kutu.
Kaç öykü geçti aklımdan o denize hiç açılmayan, başına uğramayan sahibini sessizce beklerken çürüyüp gidecek kayık hakkında.  Belli ki böyle bir sona razıydı; hatta bekliyordu… Hırçın dalgalar vururken. Kopkoyu renkli deniz halden hale girip çırpınırken. Açıklarda yunuslar atlaya atlaya oynaşıp geçerken. Balıkçılar hamsi sürüsü peşindeyken. Gecenin koyusunda topluca demirlemiş takaların ışıkları denizde yansımalar yaparken. Gün ışığında karabataklar batıp batıp dalar, martılar her daldıklarında ağızlarında kâh kaya balığı, kâh mezgitle çıkarken. Kalkan balıkları ağlara takılırken. O kayık, hep oradaydı.
Takalar kaç kez demir aldı. Kaç kez ağlarını iskelede kıyıya boşalttı hamsisinden lüferine. Kaç kez “Vira Bismillah!” dediler sabahın  erkeninde. Geceleri denizde, ay ışığı altında ağların dolmasını beklediler. Onların burunları iyotlu havada denizi yara yara sulardayken o kayık, gıpgri kumlara vermişti burnunu. Üzerine not gibi düşülmüş bir ad ile.
Karadeniz’in öcüsü, çocukları korkutan cadısı girdaplara hiç kapılmışlığı var mıydı acaba denize küskün kayığın, merak etmiştim  biraz daha boylanıp biraz daha  büyüyünce. Ama hala Ünye’de iken. Belki de kapılmıştı sularda seyirdeyken. Yutulmaktan kurtulduğu besbelliydi de denize küstüğüne bakılırsa içindekilerden kurtulamayanlar olmalıydı. Aklımdan bu olasılık geçerken ürperirdim.
Daha o zamanlardan başım öykülerle dolu olduğundan kayığa çoktan bir hikâye bulmuştum bile. Kapıldığı girdaptan çıkmıştı çıkmasına da içindekilerin tamamı belli ki dönememişti kıyıya. Derin bir acı ile geride kalan ise şimdi ona binemiyordu. Kurtulan her kimse, belki oğlundan, belki can yoldaşından belki o canım arkadaşından yoksundu şimdi. İşte o yüzden YOKSUN adı verilmiş olmalıydı. Öyle yoksunluktu ki hem, Ünye’nin o zamanlar ıpıssız ve sadece biz havacılar kampı çocuklarının bildiği  küçücük sevimli koyunda sürgündeydi.
Cezalı gibi denizin kenarında bekleyen kayığın suçu neydi peki? O mu alıp başını gitmişti girdaba doğru. Girdabın hiç mi suçu yoktu? Ünyeliler’in hepsi bilirdi ki girdaplar ilk bakışta belli olmaz. Apansız yakalardı. Denizin altında, sudan bir fırtınaydı, hortum gibi. Döne döne yakalardı yutacağını. Sarmal sular, içe solunan bir nefes gibi çekerdi dibe yakaladıklarını. Midesine indirir ve doymazdı. O yüzden kıyıdaki çocuklara ilk tembihlenen, denizde açılmamalarıydı.
Belki de götürdüklerini aynı sayı ile kıyıya getiremediği için kızgınlık hissedilen kayık, üzüntüsünü çocukların ayakları altından kaçışan yengeçleri altında saklayarak ya da yosundan kuşağında gizleyerek  hafifletiyordu.
Saklanamayacak kadar büyümüş yengeçlerin  dişlerinin kolye ucu olarak güzelliği, çoğu kişinin akılını çelerdi. Köşeye sıkıştığında iki karabiber tanesini andıran yuvarlak gözlerini çocuklara dikip kıskaçlarını kaldırdığındaki tehditkârlığı hala beni güldüren, kabuğu terakota kızılı, meşin bir ipin ucunda boyunlara takılmak üzere yakalandıkları an dişleri  kopartılan o yengeçlerin öyküsü peki ya…
Onlarınki alenen yazılıydı dalgaların kıyıya taşıdığı yeşil yosunların şimdi güneş altında koyu kahveye dönüşmüş kupkuru kalıntıları arasında. Dişler zincir uçlarında, cansız kabuklar kuma karışmakta iken. Kurumuş yosunlarla kaplı kumsalı kuşatan, tuzlu deniz suyunda  kendince nakışlanıp  delik delik minicik yuvalar açılmış kalınca dallarla ağaç kabukları arasındaki kopmuş kıskaçlarını, içi boşalmış kabuklarını gördükçe onlar için bir öykü bulmaya gerek  kalmıyordu.
Kayığın öyküsü tek sözcüklüktü. Başı, sonu, öznesi belli değil. Birinden mi yoksunluk bir şeyden mi, gizli saklı halde. Adı, öyküsüydü; o kadar. Tek sözcüklük bir hikâye. Dünyada yazılmış, yazılacak en kısa öykü, o kayığın öyküsüydü mutlak.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN