• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 4 Ekim 2018, Perşembe 19:44 - Son Güncelleme: 4 Ekim 2018 Perşembe, 19:44
Font1 Font2 Font3 Font4
Kapısından Mağarasına, Kuzulayan Koyunun İlk Sütüne: Ağızlar

Galiba daha eskilerde şimdiki gibi doğadan büsbütün kopmuş değil bütünleşmiş olmamız gerektiğinin daha bir farkındaydık ki tabiata da beş duyu organı hatta dahasını pey biçmişiz. Boğaz, burun, ağız, göz neyse de kulağa gelince sıra “yerin kulağı var” diyerek çıkmışız işin içinden.  Dağın sırtı, beli demişiz. Suya uzanmış kara parçası burun oluvermiş.  Göz göz kabaran su kaynaklarına göze denmiş. Ağız ile de bir yere açılmak anlatılmış.

 

Galiba en görkemli ağızlar, yanardağ ağızları. Ağzını hiç açmaması istenen tek şey de yanardağlar olmalı. Bir zirvenin üzerindeki dev çukurlar onlar. Hele de karlı manzaraları ne kadar güzel olsa da lav fışkıran kıpkızıl bir ateş dağıyken bambaşkalar elbette.

 

Doğada en sevdiğim ağızlar, deltalar ve mağara ağızlarıdır. Mağara ağızları belki küçücük bir oyukturlar veya tilki yuvası girişince görünenleri olur. Mağara girişleri, mağaraların gizlerine açılan hava tünelleridir bir yerde. Bazen özellikle doğu bölgelerimizde, dantel boşluğunca desenli öyle oyuk oyuk mağara ağızlı dağlar oluyor ki sanki gökyüzünden yere koyu renkte devasa bir dantel dökülür gibi gözüküyor. 

 

Mağaralar, çatısı ulu dağlar olan heybetin görkemli dehlizleridir. İçlerinde yeraltı sularından göllerine su sesi duyulduğu olur. Çeşit çeşit canlı yaşayabilir. Sallanarak uyuyan yarasalara kadar. Bir mağara ağzından içeri adım atmak, gün ışığından bir adım uzaklaşmaktır. Mağara ağızları,  canlıların içeri girmesine izin verir de gün ışığın içeri girmesine izni yoktur.

 

Akarsular kaynaklarından doğar. Yılankavi kıvrılışlarla ovalardan, vadilerden, tepelerden akıp dökülür. Döküldükleri yer, akarsu ağzıdır. Akarsu ağzının taşıdığı bazı nitelikler orayı bir deltaya çevirebilir. Deltalar, kuşların memleketidir. Çatal çatal nehir kollarının sığ denize ulaştığı, haritaların en güzel resimleridir.

 

Öğrenciyken annelerin gününe denk gelmişsinizdir mutlaka. Okul dönüşü nasıl acele edilirdi dolmalar, sarmalar, poğaçalar, börekler, salata çeşitleri, kalburabastı, kek ile donanmış masaya yetişmek için.  Kapı açılır açılmaz artık yenmiş içilmiş de hararetli konuşmalara geçilmiş evden dışarı bir uğultu taşardı. O zamanlar en babayiğidi beş katlı olan apartmanlarda daha apartman cümle kapısından girişte duyulurdu aslında o uğultu.

 

Kapıdan içeri adım attığınızda onca konuşanın ortak sesi olan uğultuyu duyar; ama ne dendiğini hiç anlamazdınız. Koltuklara, kanepeye hatta yetmediğinden yemek masası sandalyelerine oturmuşlara bir göz atınca krokodil ya da yılan derisi ayakkabısından kemerine, çantasına o zamanların modasının güne katılmışların hepsinde de yansıdığını görürdünüz. Belki bu tümü de fotokopi makinesinden çıkmışçasına görünüm,  birebir tıpkılık taşıyor olacaktı ki sonradan ayakkabı çanta uyumuna özellikle dikkat etmediğim çok oldu. Zaten spor ayakkabılar, çanta uyumunu gerektirmiyordu, spor bir çanta olması dışında.

 

Okulların dağılıp sokaktan eve dönen öğrencilerin gürültülerinin duyulması, gündeki teyzelerin çocuklarının birazdan eve ulaşacağı anlamına gelirdi. Mesailer de yakında biterdi. Günün dağılmasına az kalmıştı yani.

 

Günlerin en çok dağılma faslını unutamam. İkili, üçlü kümeler halinde kalkan hanımlar demincek uğultulu sohbette konuşurken her şeyi anlatamamış olacaklar ki mantosunu, ayakkabılarını giymiş, çantasını koluna takmış, eşikten sahanlığa çıkmış halde bir de kapı ağzında on beş dakikadan az olmamak üzere konuşurken kalkmaya yeltenenler onları beklerdi. Ev sahibesi kez de her konuğu ile kapı ağzında ayaküstü uzun uzun bolca teşekkürlü, ellerinize sağlıklı konuşmalar yapmak zorundaydı.  Misafirleri dağılmakta olan bir ev için kapı ağzı, misafirliğin bir müddet de apartman sahanlığında devam etmesi demekti.

 

Merdiven ağızları da kapı ağızlarından geri kalmaz doluluk konusunda. Kalabalık bir belediye otobüsü, otobüslerin ardı ardına geldiği Kızılay gibi yerlerde fazla oyalanmadan yolcularını indirip yerine bekleyenleri almak telaşındayken otobüsün şoförü sıkça “ilerleyelim hanımlar, beyler” gibisinden seslenerek yolcuların çabuk olmasını istediğini duyururdu, öğrenciliğimde Beşevler otobüsüne her bindiğimde.

 

İnmek bazen sorun olurdu. Çünkü otobüsten inen kimisi hemen yürüyüp otobüsün kapı ağzını boşaltmaz; tam indiği yerde, kapı ağzını kapatarak durur; sigara paketini, çakmağını çıkarıp bir sigara yakar; üstünü başını düzeltir, eldivenini takar, boynuna atkısını dolarken merdivenin son basamağındakiler oldukları yerde kalakalırlardı. Arkadan binenler de otobüsü boşaltmadıkları için bir türlü ön kapıdan inemeyenlere söylendikçe söylenirdi.

 

Şimdi bu duruma AVM’lerdeki yürüyen merdivenlerde de rastlıyorum sıkça. Merdivenlere binenler son basamaktan sonra AVM koridoruna ayak basar basmaz yürüyüp merdiven ağzını boşaltacaklarına durup cep telefonuna bakabiliyor mesela. Yürüyen merdiven bu, basamakları bitince kullananların kendilerini zemine atması gerek. Ama atamıyorlar. Ya tartışma çıkaracak denli kızgınlık doğuyor merdiven ağzındakine ya da merdivenden inemeyenler,  merdiven ağzındakinin üzerine kapaklanıyor.

 

Bir ağız daha var ki… Koyundan elde edilme. Koyunların da ağızları var, ama bu öyle saman, ot yemekteki ağız değil. Baharda kuzulayan koyunun ilk sütüne “ağız” denilir. Kopkoyudur. İçine toz şeker dökülüp yenildiğinde muhallebiden, süt tatlısından filan bambaşka bir tat, kolay bulunamayan çok değerli bir gıda, nefis bir lezzettir.

 

Ağız deyince insanın aklına her ne kadar çok konuşanların torba değil ki büzesin dedirten, açılınca fitne fesat dökülen, insanları birbirine düşüren ya da tam tersi güzellikler saçılıp şarkılar söyleyen ağızlar gelse de doğa ağızlarla dolu. Hayretten ağızları açık bırakacak kadar.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN