RÖPORTAJLAR
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

Kaan Murat Yanık ile röportaj
Eklenme Tarihi: 9 Şubat 2015, Pazartesi 17:11 - Son Güncelleme: 9 Şubat 2015 Pazartesi, 17:11
Font1 Font2 Font3 Font4



Kaan Murat Yanık ile röportaj
Eda Kaçar          Kaan Murat Yanık 1988 doğumlu genç ve başarılı bir yazar. Yazarın “Edebiyat Kokusu” isimli televizyon programı ve yeni çıkan hikâye kitabı Uçurtma Mevsimi üzerine konuştuk. E. Kaçar: Kitabınıza neden Uçurtma Mevsimi adını verdiniz? Kaan Yanık:  Aslında orada uçurtma figürü insanların daha doğrusu metropollerin, gökdelenlerin, egzoz dumanları arasında kalmış insanların, çocukluğuna dönmeleri ya da […]

kaan-murat-yanik
Eda Kaçar         
Kaan Murat Yanık 1988 doğumlu genç ve başarılı bir yazar. Yazarın “Edebiyat Kokusu” isimli televizyon programı ve yeni çıkan hikâye kitabı Uçurtma Mevsimi üzerine konuştuk.
E. Kaçar: Kitabınıza neden Uçurtma Mevsimi adını verdiniz?
Kaan Yanık:  Aslında orada uçurtma figürü insanların daha doğrusu metropollerin, gökdelenlerin, egzoz dumanları arasında kalmış insanların, çocukluğuna dönmeleri ya da çocukluğuna dair çocukluğunu  hatırlatacak  argüman  olmasından  dolayı uçurtma  figürünü  seçtim. Ve  bunu  mevsimle ünsiyet  kurdurttum.  Aralarında  böyle  bir  bağ  kurulmasını  istedim. Uçurtma  mevsimine  insanların  en azından  hayal  dünyalarına  yolculuk  etmelerinin  onları  bir  anda  olsa  çocukluklarına  götürmelerini diledim. Özellikle  gittikçe  betonlaşan  metropol  algısının  belki  zihinlerinde  ruh  dünyalarında  bir  an olsun  kırılsın,  istedim.
E. Kaçar:  Kitap kapağında uçurtma uçuran bir kedi var ve uçurtmanın rengi kırmızı kapaktaki ağırlıklı renkler içinde hemen seçiliyor. Niye böyle bir kapak seçildi?
Kaan Yanık: Aslında biraz önce sorduğunuz sorunun devamı olarak cevap verebilirim. Oradaki kedi de tabii ki bir figür. Bir önceki kitabımda baykuş figürünü kullanmıştım. Hayvanları seviyorum. Bunun dışında binaların arasında elinde uçurtma tutan bir kedinin olmasının da ilginç geleceğini düşündüm. Kırmızı renkte yine mesela siyah, beyaz, gri şeylerin arasında bir nefes gibi algılansın diye kırmızı rengi seçtim. Ya da mavi biraz petrol mavisi, biraz gök mavisi o tonları kullanmayı seçtim. Bunların hepsi birinci soruya verdiğim cevabın içinde.
 E. Kaçar: Akademik çalışmalarınızın Divan Edebiyatı yönünde olduğunu biliyoruz. Divan edebiyatı alanındaki birikiminiz hikâyelerinize nasıl yansıdı? Ben özellikle  “Posti  ve Hayati” öyküsünde bunun izlerini gördüm.
Kaan Yanık: Şu an yüksek lisansımı Eski Türk Edebiyatı üzerine yaptım. Doktoram da Eski Türk Edebiyatı üzerine. Elbette direk akademik bilginin eserlerimin içine kalıp şeklinde girmesindense benim hoşuma giden divan edebiyatının yansımalarını öykülerimin içinde eritmeyi daha çok tercih ediyorum. Bu bakımdan da belki Doğu Edebiyatı geleneğinin diyelim bir gelenek içinde bazen post modern temayülleri kullanarak bazen de doğu batı mukayesesini yaptığım zamanlarda bazen de aşk gibi, özlem gibi metaforları işlediğim zaman divan edebiyatından yararlanıyorum. Benim içimde ne kadarı barınıyorsa…
E. Kaçar: Tasavvufun bir kitap satış şekline dönüştürüldüğü şu günlerde hikâyelerinizden ‘Gayb’da tasavvuf temaları kullanılmış. Bunu kullanmanızın nedeni bu işin kalitelisinin nasıl yapılabileceğini göstermek için miydi?
Kaan Yanık: Biraz iddialı bir söz olur tabii ki bu işin kalitelisi nasıl yapılır diye göstermek. Gaybda tasavvufa ait tasavvufî literatürden yararlanmam tasavvufa ait belli başlı terimlerle o öyküyü oluşturmam, sizin de dediğiniz gibi tasavvufun giderek ticaret haline dönüştürülmesi… Tasavvufun bir endüstriye dönüştürülmesi, daha çok buna bir eleştiri olarak kabul edilebilir. Onun ötesinde tasavvufa başka bir gözle baktım. Bunu yapmak istedim.  Türk edebiyatında daha önce örnekleri ne kadar var bilmiyorum açıkçası. Ben çok rastlamadım post modern olan tasavvufa. Belki Orhan Pamuğun romanlarında bunun izini görmek mümkün. Kendisini kanlı canlı göremesek de özellikle Kara Kitap’ın Mevlana Şems bölümünde ‘Şemsi kim öldürdü?’ kısmında bunun izlerini görmek mümkün. Bende öyküyü post modern tasavvufi çizgide kurgulamayı düşünmüştüm.
E. Kaçar:  “Küf” adlı hikâyenizde televizyon programınızda sıkça dile getirdiğiniz ergen sözleri, fikrinizi “Aysel” adlı kahramanınızın ağzından vermeniz okuyucunuza ders verme isteğinizden mi kaynaklanıyor?
Kaan Yanık: Okuyucuya ders vermek tabii ki benim haddim değil. Zaten benim okurlarım olduğu için benim nasıl, biraz belki kaba bir tabir olacak ama benim kafa yapımı biliyor okurlarım. Hoşlarına da gidiyor bu durum. Zaten sosyal medyayı kullanış şeklim, televizyon programlarım ve konferanslarımda da artık biraz o nasıl söyleyeyim aykırı yanlarımı biliyor ve kabulleniyorlar. Hoşlarına gidiyor belki bu durum. Okuyucuma değil ama benim eleştirdiğim insanlar içinden bir figür yaratmak istedim belki de. Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu filminde karakteri Recep İvedik  kılığına sokması gibi bir şeydi. Aslında popüler filmleri izleyen insanlara Recep İvedik gibi filmleri izleyen insanlara aslında siz busunuz, demek istemişti bence. Ben de bunu yapmaya çalıştım diyebilirim.
E. Kaçar: Bu bağlamda sizce sanatçı toplumu eğitmeli mi?
Kaan Yanık: Sanatçı toplumu eğitme gibi amaç gütmemeli. Yani sanatçının da toplumdan öğreneceği çok şey var diyemeyeceğim. Her şeyi toplumdan öğreniyor, topluma ayna tutuyor. Bence sanatçının görevi birebir ayna görevi yapmak topluma. Ama bunun ötesinde her yazar kendi kitlesini bir şekilde bilinçlendirmek zorundadır. Eğitmekten ziyade bilinçlendirme ifadesini kullanmalı. Yazar bunu illa ki ben bir mesaj vereceğim diye gaye gütmeden öykünün içinde öykünün akışında başka bir sanat eserinin içinde nasıl onu götürüyorsa o şekilde yapmalıdır.
E. Kaçar:  “Safran Sokağı” öykünüzde Ali İsfendiyari’nin lakabının “Hafız” olması Hafızın şiirlerinden çok etkilenmiş olmanız mı? Bana onu çağrıştırdı.
Kaan Yanık: E tabii. Mesele İran olunca İran’da Kuran’ı Kerim’den sonra en çok okunan kitap Hafız divanıdır. Hafızı Şirâzî divanının şöyle bir özelliği var. Kuran’ı Kerim’in sure, ayet, diğer teknik yapısına birebir uygun olarak tasarlanmıştır. Bu bakımından Ali İsfendiyari Hafız ve Hafız divanı, Hafızın şairliği arasında bir bağ kurulması ilginç olmasa gerek. Öyküyü yazarken de bunu düşündüm.
E. Kaçar: Öykülerinizde şiddeti çok açık anlatıyorsunuz. Neden?
Kaan Yanık: Yani şiddeti belki bir sonraki romanımda daha açık anlatabilirim. Çünkü edebî olgunluğa eriştikçe belki biraz Emile Zola’nın yaptığı natüralist çizgiye koymak yer yer natüralist izler görülmesi öyküde ben bunu önemsiyorum. Yazar okura, topluma ayna görevindeyse olup biten hiçbir şeyi sansürlemeden vermek zorunda diye düşünüyorum. Yani yer yer küfürde var. Uçurtma mevsiminin içinde küfürlü konuşmalar ve diyaloglarda var. Bunu tabii ki minimalize ettim. Belki bundan sonraki kitabımda daha açık bir dille ifade edebilirim. Çünkü eğer yolda giderken bir küfür duyuyorsanız bu kitabın içinde olabilir ya da bir şiddet görüyorsanız bir adamın karısına şiddet uygulamasını görüyorsanız bence bu kitabın içinde kanlı canlı bir şekilde görülmelidir.
E. Kaçar: Tüm hikâyelerinizde dikkatimi çeken ortak bir yön oldu. Hepsinde çeşitli kokulardan bahsedilmiş. Kokuya duyarlı mısınız?
Kaan Yanık: Yani öncelikle bir insanın koku hafızası çocukluğuyla alakalı bir şey. Kendime zaman zaman sorarım çocukluğuma dair hatırladığım şey ilk kokunun ne olduğunu yeni insanları tanımak açısından ya da gerçek hayattan birini alıp onun öyküsünü yazarken de ilk sorduğum sorulardan birisi çocukluğuna dair hatırladığı kokunun ne olduğudur. Bu bakımdan kokuyu önemsiyorum çünkü çocukluğumuzdan itibaren bizim ruh dünyamızla zihnimiz arasındaki koridorda yankılanıp duran bir şeydir koku. Bu bakımdan çeşitli öykülerimde bunu sistematik olarak yapmasam da belki bilinçaltımdan gayri ihtiyarî olarak koku ortaya çıkmıştır.
E. Kaçar: Hayatınızda sevdiğiniz şeyleri öyküye dönüştürmekten hoşlanıyor musunuz?
Kaan Yanık: Evet, bunu “Kahve” adlı öykümde yapmak istedim. Bunun dışında öyküler içinde kullandığım metamorfozlar, epizotlar, epigraflar, bölümler gelenekten yararlanma mesela aslında sevdiğim şeyler. Eğer toplumu eğitmek gibi bir amacım olsaydı toplumu eğitecek şeyleri bir şekilde bulurdum. Topluma ters gelecek şekilde sevmediğim bir karakteri yazmaya zorlayabilirdim kendimi. O zaman edebiyattan soğuyabilirdim. Şu an ne canım istiyorsa insanlara ne anlatmak istiyorsam onu yazıyorum bu da bana iyi geliyor.
E. Kaçar: Büyülü gerçekçiği “Kırmızı” ve “Koca Mirrih” hikâyelerinizde yoğun olarak kullandığınızı düşünüyorum. Yanılıyor muyum?
Kaan Yanık: Doğru, doğru. “Safran Sokağında” da kullandım. Tavşanın yok olması meselesi onun dışında birçok öykümde var.
E. Kaçar: Zaman ve mekânın belli olmadığı “Tufani” hikâyesinde klasik hikâye anlayışından çıkılmış gibi. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Kaan Yanık: Aslında “Tufani” büyülü gerçekçiliği sistematik olarak kullandığım bir öykü. Diğer öykülerimde büyülü gerçekçiliğin izlerini görebiliyorsunuz. Ama Tufani öykümü ben büyülü gerçekçilik ile Divan edebiyatının harmanlanması olarak kurguladım. Burada Marquez, Baltazar, Borez çizgisini Divan edebiyatıyla harmanlayarak anlatmaya çalıştım. Son zamanlarda verdiğim röportajlarda gazetelere, edebiyat dergilerine artık büyülü gerçekçilik çizgisi içinde ismim anılmaya başlandı. Bu beni mutlu ediyor açıkçası. Çünkü Marquez’le çok erken yaşta tanıştım. Bizde büyülü gerçekçilik izlerini çok romancıda görmek mümkün. Ben bu izleri Latife Tekin’in büyülü gerçekçilik anlayışı benimkinden biraz daha farklı. Belki ben gelenekçi ve Divan edebiyatını işin içine daha fazla koyuyor ve gelenekten daha fazla yararlanıyorum. Bundan sonraki roman çalışmamda da büyülü gerçekçiliğin derin izlerini görecek okurlar.
E. Kaçar: Azeri Türkçesine ait bazı fiiller kullanılmış “marçıllatmak”, “galamak’’gibi… Hikâyelerinizde etnik kökeninize ait bir şeyler mi olsun istediniz? Türkçe karşılıkları da verilmemiş.
Kaan Yanık: Evet, bugüne kadar benimle birçok edebiyat dergileri, gazeteler röportaj yapmışlardı, hiçbiri bu kadar güzel şeyler yakalamamışlardı. Bu bakımdan size teşekkür ederim. Kökenimin bir şekilde insanın doğduğu büyüdüğü ait olduğu yere kültüre dair bir şekilde olması gerektiğini düşünenlerdenim. Bazı Azeri Türkçesine ait fiilleri kullanırken bu fiil aman anlaşılmaz gibi düşünmedim.
E. Kaçar: Türkçe karşılıklarını vermemişsiniz.
Kaan Yanık: Evet, Türkçe karşılıklarını vermedim. Editörüm beni uyardı dilin çok düzgün Türkçeyi çok güzel kullanıyorsun şu kelimeleri çıkaralım bu kadar güzel kullandığın Türkçeye laf gelmesin. Ben hayır dedim. Ben bunu bilinçli olarak yaptım oraya marçıllatmak yerine öpme kelimesini kullanabilirdim ya da galamak yerine sobayı temizledi diyebilir bunları kullanabilirdim. Azeri Türkçesiyle aroması olsun istedim.
 E. Kaçar: Hikâyelerinizin bazılarında mizah kullanıldığını görüyoruz. Türkiye’de yazılan mizah yazılarını nasıl buluyorsunuz?
Kaan Yanık: “Kar” öykümde var mizah. Yer yer trajedi ve drama dönüşen kısımları da dâhil edersek ya da “Küf” öyküsünde mizahî öğeler var. Türkiye’de mizah anlayışını son zamanlarda açıkçası çok iyi bulmuyorum. Eğer kastınız bunun edebiyat ya da sinema boyutuysa.
E. Kaçar: Doğrudan edebiyat boyutu.
Kaan Yanık: Edebiyat boyutunda kara mizahta güzel çalışmalar görüyorum yer yer. Ama bunu bir şekilde kurumsallaşmış bir poetika haline dönüştürmüş bir yazarımız yok bence. Sorduğunuz zaman iyi bir yazar olmasam da, iyi bir okur olduğumu düşünüyorum. İyi bir okurun aklına birkaç isim gelmesi gerekiyordu. Benim aklıma gelmiyor. Ben hala Cervantes’in Don Kişot’unu  Gargantuan’da kalmış durumdayım. Bu bakımdan iyi bir şeyler ortaya çıkmasını düşünüyorum ama ilginçtir ki mesela genelde hiç bulunmaması gereken bir şeydir başka edebiyat eleştirmenlerine göre. Cengiz Aytmanov’un “Gün Olur Asra Bedel”deki Kara Nar tiplemesi beni çok güldürmüştü. Sesli kahkaha attıracak kadar okurken gülmüştüm.
E. Kaçar: Yoğun sistem eleştirilerinin size olumsuz dönüşleri olmasından çekindiniz mi?
Kaan Yanık:Yok böyle bir endişem olsaydı “Getto” öykümü yazmazdım. Zaten “Kar”, “Küf” sistem eleştirisi. Belki bazen kızdığım olabiliyor. Sosyal medyada yazdıklarımı insanların Türkiye’de biliyorsunuz eleştiri ön yargılarla yargılama gibi hastalık var. İnsanlar eleştiriye tahammül edemiyorlar en küçük eleştirimi bile hakaret olarak algılıyorlar. Bundan dolayı belki de uzun zaman önce aldığım bir karar vardı eleştiri yapacaksam bunu altı yedi kat ironiyle yapacağım diye. Çok zeki insanlar anlasın, çok kitap okuyan insanlar anlasın. Zaten çok kitap okumayan insanlar arada bir eleştiri olduğunu anlamıyorlar okuyup geçiyorlar. Eğer gerçekten kitap okuyorsa ne demek istediğimi anlar.
E. Kaçar: Okuyan insanlardan olumsuz bir şey döndü mü?
Kaan Yanık: Tabii arada birkaç tane geliyor. Benim beklediğimin altında kaldı.
E. Kaçar: Metinlerinizde kurguya ne kadar önem veriyorsunuz?
Kaan Yanık: Kurgu bazen her şey olabiliyor bazen kurgulanan dilin içinde su olabiliyor. Dili bir su gibi düşünürsek kurgu bazen çer çöp olabiliyor. O anki ruh halime yazacağım şeye göre değişebiliyor ama bazen kurgu anlamında çok kafa yorduğum zamanlar olabiliyor. “Tarla Kuşu” öykümde mesela hem psikolojik hem fizyolojik olarak çok hırpalandım. Nedense bende şöyle bir şeyler var yüksek lisans tezimi yazarken akademik çalışma yaparken bu bir şekilde benim fizyolojime yansıyor.
E. Kaçar: Minimal hikâyeciliğe bakış açınız nedir?
Kaan Yanık:Yine aslında tuğla gibi romanlara nasıl bakılıyorsa minimal öykülere de öyle bakılmalı. Bukowski belki Türkiye’deki muhafazakâr kesimin okumayı çok tercih etmeyeceği bir yazar. Ahlaksız biri diyebilirler ama iyi yazıyor. Albert Camus’un ateist olduğunu herkes bilir ama Yabancı romanını herkes beğenir. Bu ayrı bir şeydir. Bence yazar güzel olan ne yapıyorsa hakkını bulmalıdır.
E. Kaçar: Birçok yerde konferanslar veriyorsunuz, böyle bir ayırım doğru mu bilmiyorum ama gittiğiniz illerdeki okuyucu kalitesini en yüksek bulduğunuz yer neresi oldu?
Kaan Yanık: İç Anadolu Bölgesi bu bakımından daha iyiydi. Gelen soruların kalitesini soruyorsanız…
E. Kaçar: Evet, evet.
Kaan Yanık: Eskişehir, Ankara, Kayseri, Konya özellikle benimle söyleşirken en iyi sevdiğim soruları soran yerler.
E. Kaçar: Korsana karşı bir duruş geliştirdiniz. Kapı Yayınları’ndan çıkan kitabınızı gayet uygun bir fiyata sundunuz ve telif hakkınızı doğudaki öğrencilere kütüphane yapılması için kullandınız. Korsana karşı savaşınızın ilk basamağı olarak değerlendirebilir miyiz?
Kaan Yanık: Yani bu değerlendirebilir. Maalesef yazarın yapacağı şeyler asgari düzeyde kalıyor. Her şey yayın eviyle alakalı çünkü yayınevi fiyatı ne kadar belirliyorsa yazar ona uymak zorunda kalıyor. Yazar sadece eserini yazıp oraya teslim etmekle yükümlü. Onun dışında yayınevi kapağa ve fiyata karıştırmaz. Ama benim Kapı yayınları ve Alfa yayınlarıyla bir hukukum vardı. Alfa yayınlarının sahibi ile dostluğum vardı. O yüzden böyle bir şey istedim. Uçurtma Mevsimi’nin fiyatını çok az olmasını istedim. Evet, korsan kitaba karşı bir basamak olarak düşünülebilir. İlerleyen günlerde üç dört yazar arkadaşımla beraber Taksim’de korsana karşı bir eylem yapmayı düşünüyoruz.
E. Kaçar: Öykülerinizi yazmadan önce hangi öykü okumalarını yaptınız?
Kaan Yanık: Yani özellikle sistematik anlamda şu öyküleri okuyum diye bir şey yapmadım ama genel öykü okuma düzenimi bozmadım. Belki biraz dozunu artırdım. Kitabı yazmadan evvel Steinback okudum. Fareler ve İnsanlar, Sardalya Sokağını. Keza yine Orhan Pamuk okuyordum. Aklımda olanlar bunlar şu anda.
E. Kaçar: Hangi yazarlardan etkilendiniz? En fazla etkilendiğiniz Batılı ve Türk yazarlar hangileridir?
Kaan Yanık: Klasiklerden Tolstoy, Gabriel  Marquez ,  Herman  Hesse, Türk yazarlardan Oğuz Atay, Refik Halit Karay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk, Sabahattin Ali, Peyami Safa.
E. Kaçar: Nitelikli edebiyat nedir ve bunu öğrencilere kazandırmak için ne yapılması gerekir?
Kaan Yanık: Nitelikli edebiyat iyi kitaptır. İyi kitaplar okunmadığı zaman Türkiye’nin idarî, sosyoekonomik, psikolojik her şeyi bütün neyi varsa alt üst oluyor. Ergen sözleri dediğimiz kitaplar okundukça. Bu bakımdan iyi kitaplar okunması gerekir.
E. Kaçar: Makaleleriniz ve denemeleriniz var. Bunları toplu halde görebileceğimiz bir kitabınız olacak mı?
Kaan Yanık: Yok, ben en çok öykü alanında başarılı olduğumu düşünüyorum. Bundan sonra öykü ve roman hep kurgu. Öyle bir düşüncem yok.
E. Kaçar: Genç bir yazar olmanın avantaj ve dezavantajları nedir?
Kaan Yanık: Avantajı; ne güzel, gencecik yaşta bunları başarmış, diyorlar. Dezavantajı 26 yaşında bir yazar ne yazabilir ki önyargısı var. Akademik ve entelektüel olarak yeterli olduğumu düşünüyorum.
E. Kaçar: Teşekkürler…


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!