RÖPORTAJLAR
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

Elif Sönmezışık ile "Cemreler" üzerine röportaj
Eklenme Tarihi: 9 Mayıs 2015, Cumartesi 20:40 - Son Güncelleme: 9 Mayıs 2015 Cumartesi, 20:40
Font1 Font2 Font3 Font4



Elif Sönmezışık ile "Cemreler" üzerine röportaj
  Kültür sanat alanında yayın yapan Sanatalemi sitesinde Yayın Yönetmenliğini sürdüren ve Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) yöneticilerinden olan Elif Sönmezışık, İstanbul’da doğdu. Doğduğundan bu yana Fatih’te ikamet eden Sönmezışık, yalnızca üniversite eğitimi için dört yıl Konya’da yaşamış. Mezuniyetinden bu yana çeşitli işlerde görev almış ve kısa bir dönem eğitimcilik de yapmış. Cemreler […]

 
DSC_7566
Kültür sanat alanında yayın yapan Sanatalemi sitesinde Yayın Yönetmenliğini sürdüren ve Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) yöneticilerinden olan Elif Sönmezışık, İstanbul’da doğdu. Doğduğundan bu yana Fatih’te ikamet eden Sönmezışık, yalnızca üniversite eğitimi için dört yıl Konya’da yaşamış. Mezuniyetinden bu yana çeşitli işlerde görev almış ve kısa bir dönem eğitimcilik de yapmış. Cemreler adında 2014 yılı sonunda çıkan bir deneme kitabı bulanan Elif Sönmezışık, Sanatalemi ve ESKADER’deki görevinin yanı sıra edebiyat editörlüğü alanında birçok çalışmaya katkıda bulundu. Kısa bir zaman önce Nihayet dergisi ekibine katılan Sönmezışık’la yazmaya nasıl başladığını ve okuma tecrübelerini konuştuk.
Röportaj: Kevser Akyol
Ne zaman yazmaya başladınız?
2007 yılında disiplinli olarak yazmaya başladım. O döneme kadar yazdıklarım ne türde olduğu konusunda endişe taşımadığım, daha çok günlük tarzı sayılabilecek karalamalardı. Yazıyordum, fakat bir yöne kanalize olmuş değildim. Ancak 2007’den sonra tam olarak deneme yazıyorum dediğim bir zaman dilimi başladı. Ve uzun zaman hep kendime yazdım. Çok yakınımda bulunan bir iki arkadaşım okumuştur. Dergilere göndermek, geniş kitlelerde paylaşmak gibi bir düşüncem yoktu.
Okuyucuyla buluşmanız nasıl oldu?
2010 yılında Sanatalemi, ESKADER ve Mehmet Nuri YARDIM hocamla tanıştım. Akabinde Sanatalemi’nde bana bir köşe verildi. Onu da nasıl kabul ettim bilmiyorum; kader… Hiçbir yerde sanal ya da matbu yazısı yayınlanmamış birisinin birden köşe yazmaya başlaması çok enteresandı. Aslında bu bir kırılma noktası oldu benim için. 2010 yılında köşemde yazdığım denemeler sayesinde okuyucuyla buluştum.
En çok hangi yazarları okursunuz?
Aslında değişkenlik gösteriyor. Okumaya dair ilk temel ortaokul yıllarımda yaptığım klasik okumaları. Bir taraftan siyer, peygamberler tarihi ve İslâmi kitaplar da okuyordum ama edebî okumalarda kontrolsüz bir şekilde Batılı yazarlara yöneldim. Lise ve üniversite yıllarında psikoloji, pedagoji dolayısıyla eğitim alt yapısı oluşturmak adına, hocaların yönlendirmesiyle psikoloji altyapılı, yer yer kişisel gelişime kayan yazarları okudum. İş hayatına atıldıktan sonra yerli klasikleri ve eksik bıraktığım Batı klasiklerini okumaya yöneldim. Hala okuyamadığım yazarlar var. Editör çalışmaları ve yazılardaki altyapıyı beslemek adına daha spesifik ve tamamlayıcı okumalara yöneldiğimden, çok istediğim edebiyat eserlerini okumayı sık sık erteler oldum. Edebiyat bilimi, felsefesi, tarihi ve estetik içerikli kitaplar okuma gündemimi oluşturan kitaplar. Bir de tabii vazgeçilmez İstanbul kitaplığından önemli eserler de ilk sıralarda.
Kişiye yönelik okuma biçimleri olmalı mı yoksa her türden kitap okumalı mı?
Bunu mesleki açıdan düşündüğüm zaman, yani editör çalışmalarını besleyen unsur olarak baktığımda, kitap seçme gibi bir lüksüm olmadığını görüyorum. Yaklaşık her kitaba açık konumdayım. Hiç listenizde yer almamış bir kitapta ihtiyacınız olan bir şeyler olabiliyor. Oradaki bilgilerden de haberdar olmak zorundasınız. Yazarlarla konuşurken, dergide fikir üretirken, kitap tasarımına destek verirken hep bu birikime başvuruyorsunuz. O birikim ne kadar zenginse en ideali yakalayabilmek de o kadar mümkün oluyor. Hem yazara hem de yazdıklarına yakışacak bir kitap ortaya koyabilmek için yoğun bir altyapı çalışması gerekiyor. Bu sebeple okumalardaki kısıtlılık benim için başlı başına bir kaygı. Ancak tavsiye ederken aynısı olmuyor. Yani yazarlık ya da editörlük yapmayanlar, yalnızca kendini zenginleştirmek için okuyanlara öncelikli olarak yaradılışı, bizi yaratanı, mutlak hakikati anlatan kitapları tavsiye ediyoruz. Kur’an ve hadis ışığında, ilmî veya edebî eserler, tasavvuf kaynakları, siyer, Kısas-ı Enbiya gibi kitapların okunmasını öncelik olarak görüyoruz. Ve insan küçük yaştan başlayarak yaşadığı çevreyi, şehri, coğrafyayı tarihi ve kültürü ile birlikte tanımalı. Herkesin yaşadığı mekânlara ilişkin okumalar yapmasını önemli buluyorum. Mesele İstanbul’da yaşayan biri olarak şehrimi tanımaya mecburum. Yoksa olan biten her şeye yabancı kalırım. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşıyor olabiliriz. Oturduğumuz semtin bir yüzyıl önce nasıl olduğunu anlatan kitaplar (varsa) bizim için öncelikli olmalı.
Cemreler ilk kitabınız, ilk çıktığı anda ne yaşadınız o duyguyu anlatır mısınız?
Aslında kitap fikrine hazır değildim, bana kalsa çok uzun zaman bekleyebilirdim. Ama bir şekilde yazılarda kabına sığmamaya başlamıştı. Hani seçilip de kitap olabilecek yazıların, daha fazla onlardan uzaklaşmadan üzerinde çalışıp bir araya getirilmesi gerekiyordu. Bu mecburiyet beni de ikna etti böylece. Yazıların bir kitaba dönüşmesi, kendimizi ifadenin de bir biçimi. Yazma fiilinin somut bir ifadesi. Herhangi bir kitabın yazarı olarak kendimi görebilmem için zaman gerekti. Kitap aşamasına geldim mi diye sorularım vardı. Ama kitap çıktığında çok güzel bir heyecan duydum. Benzersizdi, daha önce böyle bir hissiyat içinde olmamıştım. Yaşayınca kitabın beni mutlu ettiğini farkettim ve bundan memnun oldum.
Cemreler kitabınızda ateş, uyanış, yankı kelimeleri neyi karşılıyor?
Cemre bir ateş biçimi. Aslında soyut bir kavramdır ve gözle görülen bir şey değildir, fakat herhalde suyun içerisinde ateşin yanıyor olduğunu, havada uçuştuğunu, toprağa gömüldüğünü görseydik ona cemreden başka bir ad veremezdik. Çünkü suya düşen, havada uçan ve toprağa gömülen bir kor parçası yaşayamaz, söner. Ancak cemre bunun yaşayan halini karşılar. Ateş, uyanış, yankı; okumaların ve yaşanmışlığın bizde uyandırdığı intiba, kendimizle yaptığımız tartışmalar, sorgulamalar, hem hayata hem kendimize sorduğumuz sorular ve onların hepsinin hizmet edip etmediğini görmek için yazılmış yazılar olduğunu vurgulamak içindir. Çünkü deneme dediğimiz, salt “bu budur” ifadesinin karşılığı olsun diye bir beklenti oluşturmaz. Elbette soru soruyorum. En azından okuyan kişinin zihninde böyle bir soru oluşturmak istiyorum. Deneme sadece soru olabilir ama cevabı vermeyebilir. Ancak içimizde bir yankı oluşturabilir veya bir yankıyı çoğaltabilir. Bu üç kelime, aslında hayatta gördüklerimizin, duyduklarımızın, okuduklarımızın ve hissettiklerimizin içimizde bir ifadeye bürünmesini temsil ediyor. O yüzden üç cemrenin de kitapta ayrı bir temsil durumu var.
Bir yazınızda “Zaman insanın ayağının altından kayıp giden kumdan başka bir şey değil.” demiştiniz. Bunu açar mısınız?
Bir deniz kıyısında olduğunuzu düşünün. Ayaklarınız suyun içinde ve su gelip gittikçe ayaklarınızın altındaki kumları tutmaya gücünüz yetmez. Bunu düşünerek yazmıştım. Zaman böyle bir şey. Siz ona izin vermek istemeseniz de o alıp gidiyor. Çünkü denizin çalkantısını, dalgalarını durduramazsınız. O kumları alma diyemezsiniz. Hayat da aynı bu şekilde sizden zamanı alır. Malumdur, zamanın yaradılışıyla âlem var olmuştur. Âlemdeki akış ve mekân duygusu zamanın yaradılışı ile belirdi. Zamansız bir insan ve mekân düşünmek mümkün değil. Her şey zamanla ilişkilidir siz onu kendi inisiyatifinizle yavaşlatamaz, durduramazsınız ya da hızlandıramazsınız. O biz farkında olsak da olmasak da akışını sürdürecektir. Rüzgâra ket vuramadığınız ve dalgaları durduramadığınız gibi…


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!