• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 3 Kasım 2015, Salı 12:56 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:45
Font1 Font2 Font3 Font4
Eleştiri mi? Ele olursa “Evet”; ama Özeleştiriyse Eğer, “Hayır”

10678631_945272235502437_3150861940569155290_n
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Sırf kendi penceremizden dışarı baktığımız kadar dönüp bir de kendimizin olduğu içeriye baksaydık eğer, gördüklerimizden hangisini dikkate alırdık? Dışarının keşmekeşini mi yoksa içerideki dağınıklığı, kiri, pisi, halı altına süpürülmüşleri mi?
İlk görülmesi gereken elbette içerisi; ama insan tabiatı gereği dışlara içlerden önce bakılır. O bakışlar, kendi gözünde ne olduğunu değil başlarının gözündeki merteği görmeye bayılır. Mertek görülmeyi versin bir kez! Bir telaş içinde sağa sola bu haber yetiştirilir, yazılır bir eda, bir eda üstelik kendi gözünde çöple. Sanki o an en ehil kalem, en yetkin göz, son sözü söyleyebilecek tek ağız gibi konuşulur, tadını çıkara çıkara. Çöp, hep başkalarının gözündedir çünkü. Malum, gözlerimiz kendini göremez, ayna tutulmadıkça. Ya görseydi? Çöpe razı olurduk beldi de.
O kadarcık kusur kadı kızında da olur cinsinden bir mertek görüldüğünde başvurulan böylesi üslup, çukurlarla dolu çıkmaz yoldur. Önce kendine bakıp, kendi çatlaklarını, faylarını, boşluklarını yeterince göremeyenler, noksanlarını halletmeden tek bir kişiye ne laf edebilme ne yazıp çizebilme erginliğinde olamaz oysa. Ama “olduk”  sanmaları doğaldır. Öyle çok da rastlanıyor ki bu hallere. Özeleştiriye hiç yeltenmeyen; ama eleştiri bulvarlarını arşınlayanlara. Oysa incelik, kendimize batırmak için iğneyi mi yoksa çuvaldızı mı seçtiğimizdeyken kendini hep es geçenlere.
Özeleştiri yapabilmek, kendi gözümüzde de çöp olabileceğini yadsımamakla hatta bunu akıl edebilmekle başlar. Her gözde mutlak vardır bir şeyler, çöpünden merteğine. İş onu görebilmekte; dahası görmeyi istemekte.
Kendimize eleştirel bir bakışta bulunabilmek, daracık, karanlık, küf kokan uzun tünellere atılan ilk adımdır. Nereye gideceği, çıkışı olup olmadığı belli olmayan, yağlı kandillerle aydınlanabilecek tünellerdir onlar. Tünelin ışık görünen ucuna ulaşmak, maya tutmaya benzer. Çiğlik kabuğunun sıyrılıp atıldığı mevsimlere ulaşılmış olunur o tünele bir kez girilip de çıkışa gelinebildiyse.
Yok eğer nefes kesilir, zor tünellerden gerisin geri dönülürse, hiç ateş görülmediğinden hep ham olunacaktır. Kekre meyvelerin tadında kalınırken dalında olgunlaşmış bir meyvenin serüveninin yazıldığı yolda asla ilerlenmeyecektir.
Çok kolay eleştiride bulunmak, eğer irdelediğimiz el alem ise. Neler bulunmaz ki bir kez eleştirmeye meyletsin duygular.
İlk kendimize olacak o zaman eleştiri. Öyle mi oluyor ama? Oluyorsa da kaç kırk yılda bir? Olmuyor öyle kolay kolay. Olan, başkalarının gözündekini görmek tek. Ve bunu görmek için hem de nasıl istekli olmak. Kendi gözümüzdekini göz ardı etmek yani. Biz mükemmeliz çünkü!
Eleştiri, konuşmanın temeli. Belki kimilerince iletişimin kurulma nedeni. Yapıcı, gelişmiş haliyle olmasa da ilkel haliyle hep kulağımızda. O ilkel eleştirinin adına dedikodu deniliyor. Aynı cümle kapısından girilen apartmanlarda ayrı hanelere açılan kapıların gerisinde, işyerindeki aynı koridorda ayrı odalara açılan kapalı kapıların berisinde.
Dedikodu ilkelliğindeki eleştiriler, kulakla duyulmasa da gözle duyumsanır. Bu duyumsama, selamlaşmanın ruhundadır. Size nasıl selam verildiği, selam verenin görüştüğü kişilerin ona sizden nasıl bahsettiği ile hep doğru orantıdadır. ilkel haliyle üst başla başlayıp,  dobra dobra taşı gediğine koyanlara sataşarak yapılan dedikodu giysili eleştiri, eğer yerli yerindeyse o zaman size uzanan bir dost elidir.
İyi niyetle yapılan eleştiriler, dostluğun, samimiyetin, yüreğin arılığının alenen göstergesidir. Oysa eleştirilerin pek azı bu nitelikte. Çoğu, sırf yıpratmak için.  Çekememezlikten. Baş edilemeyecekleri alt etmek için. Kızgınca, fitne karışmış kıvamda. Yetişkinlere yakışır cinsten değil. O zaman büyümemiş çok yanlarımız olduğu gerçeği nasıl da vuruyor yüze.
Önce kendine bakmak… Olgunluğun, aklıselimin, fesatlıktan uzak olmanın, yetkinliğin, yaşının insanı olmanın belki de tek göstergesi. Ya da birkaç göstergeden en ilk geleni. Önünde sonunda insan olduğunun bilincinde üstelik gözlerindeki çöpleri, hallerindeki mertekleri görebilenler, hep yapıcıdır. Çözümleyicidirler. Öfkeyle kalkıp zararla oturmaya meyletmezler. Yaşın yanında kuruyu da yakmazlar. Eğriyle doğruyu karıştırmazlar.  Ve karıştırmamaktır zaten onların ilkeleri.
Özeleştiride bulunanlar, kendine dosttur. Kendini tanımış; ama bununla da kalmayıp hatalarını, kusurlarını kabul etmiş kişilerdir. Oysa eleştirilecek onca açığı varken kendini eleştirmeyip başkalarına dümen kırsaydı bu, onun nasıl da fesat ya da yetersizlik duygusu içinde kıvrandığını veyahut da kişilik çıkmazlarında olduğunu gösterecekti. Kendini eleştirenler, mesela Yunus Emre “Bencilayın” diye örnekler kendi kendisini. “Miskin” der kendine. Ama hiç kimse onu kendini eleştirdiği yönleriyle hatırlamaz, kabullenmez. Çünkü o, bunu yapabilen biridir yani pişmiş bir yürektir.
Kolay olan elleri eleştirmekken kendi kendimize el olamıyoruz. Bir olabilsek oysa… Ele aleme nasıl da “Hah işte, yakaladım açığını” diye avcı edalı bir eleştiri tutkusuyla bakarken kendimize gelince nasıl da sus pus kesiliveririz. Hatasız, dört dörtlük insanlar oluveririz. Oysa biz de bir insan değil miyiz? Evetse cevabımız, insan hatalarıyla insandır. İnsan duygu yumağı, hormonların idare ettiği, çevre ve aile etkileşimi içinde çok şeyler yeşertmiş ya da köreltmiş bir varlıktır. İnsan gibi olmak da sadece dışı değil içi düzgün hale koymak, orada ne yeşertilecek ne köreltilecek bilmek ve bu ikisi arasındaki farkın farkında olmaktır.
Farkında olanlar, kendilerini belli ederler. Zira gerekliyse kendilerini de eleştirirler. Elbette başkalarını eleştirdikleri de olur; ama o bile kendilerincedir. Yönlendirici, yapıcı, zayıflıkların, noksanların düzeltilmesine yardımcı olacak tarzdadır. Böylesi eleştiriler, akıllı eleştirilenlerce kesinkes dikkate alınır, değeri bilinir. Çünkü bu yaklaşım, iyi niyetlidir. İyi niyet de daha ilkten anlaşılırdır zaten.
Eleştirinin kime yapıldığı, bize derinliğimizi gösteren acımasız bir aynadır. Eğer bir insan ne kadar mükemmel olabilirse ancak o kadar mükemmel olabileceğimiz gerçeğine sırt çevirip yalnızca başkalarını eleştiriyorsak, çifte standardın has bahçesinde eğleşmekte olduğumuzu yansıtır durur bu dobra ayna, görebilene. Oysa Yunus Emre’nin “Bencilayın” diyerek oku kendine yöneltmesi gibiyse eleştirel bakışlarımız, o zaman çifte standarttan arınmış haldeyizdir.
Yani;
“Hanım yaparsa kaza,
Halayık yaparsa ceza”
çifte standardı çok yerde geçerli olsa da önce kendimizdeki kusurlara  bakmayıp ha bire el alemi karalarsak o zaman  eleştirilerde ne denli dayanaksız olduğumuzu da itiraf etmekteyizdir aslında.  Öylesine güya eleştirel sözler, kızgın bir fırtınanın üfürüğü olduğu apaçık, belki kuyruk acılarına dek uzanan tutarsız sözlerdir olsa olsa.
Durmaksızın ha bire eleştiren yerinde sayarken özeleştiri yapan erken kalkanlar gibidir. Yol alır.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN