• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 17 Haziran 2016, Cuma 23:51 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:43
Font1 Font2 Font3 Font4
Dünya Yolluğu; Yokluk, Yoksunluk, Yoksulluk

günlerimiz sayılı3
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Hangi “yok”? Elde avuçta yokluk mu yoksa elde avuçta olsa bile ortalıkta olmadığından edinilemeyecekler mi? “Yok”, kimileyin yalnızca olumsuzlama olan, “hayır” ile eş anlamlı sözcük mü? Hani daha sevimli, gücendirmesi daha az olduğu besbelli “yoooo, yoo!” haline dönüşmüş yok mu? Kaşları kaldırıp, başı geriye atıp “cııık” diyerek kestirip atmak mı? Yoksa şairin dediğince “cep delik, cepken delik” olup da çeyrek ekmek parasının bile olmadığını anlatan  o tek heceli  sözcük mü?
Yokluk, kimileyin kare olup anlatılmış. Kemikleri sayılacak sıskalıkta, kadidi çıkmış, üst baş yok, gözünün karası ile yüzünde gezinen sineğin karası birbirine karışmış, dermansızlıktan yere çökmüş bir Afrikalı çocuğu besleyecek gıda yokken, çok sürmez o Afrikalı çocukla beslenmeyi bekleyen akbabalı kare mesela.  O karedeki yokluk, sadece yiyecek içecek yokluğu değil, insani değer yokluğunu da anlatmamakta mıdır? Açlık o kareleri doğururken tokluğun getirdiği  sorunlardan şikayetler olması ya!..
Kimi yokluklar coğrafyanın getirisi. Her coğrafyada her bitki bitmez, her canlıdan bulunmaz. Diyelim ki muz da, maymun da bilinmezmiş İç Anadolu’da daha yakın zamana kadar. Köylere eşek ya da at arabasıyla yazın taze meyvesinden kışın kuru üzümüne, elma, armut kakına dek yük taşıyan çerçiler gelirmiş ki o zamanın AVM’si nitelikliymiş.  Köylülerin parası olmadığından tarladan, bahçeden kaldırdıklarıyla takas yoluyla alışveriş yapıyorlar çerçiden. Aksaray’ın köylerinde bir leğen buğday verip Nevşehir’in kokulu elmalarından alıyorlar mesela. Eski kilimler veriliyor yine çerçiye, para niyetine. Bazen de o zamanın sirki olan maymun oynatıcılar gelip bahşiş alacaklarını bildikleri köyün ağasının, beyinin  kapıları önünde maymunu oynatıyorlar.
Annemin anneannesi, herkesçe hatırı sayılan  Esma Anneannemiz ile Hacı Ümmet Dedemizin evine Adana’dan gelen tüccarlar  vasıtasıyla muz gelirmiş, yetmiş yıldan fazla önce. Konu komşu muz görmek için üşüşürmüş. Muz tükenmeden gelenlere muz ikram edilirmiş haliyle. Geç kalanların Esma Anneannemize muz hakkındaki sorularının ardı arkası gelmezmiş.
Annemin babası Mehmet Acır Dedem, Aksaray’ın buğday tüccarlarındanmış gençliğinde. Mal alıp satmaya Mersin’e gidermiş. Mersin’den gelirken de portakal, muz getirirmiş kışı sert İç Anadolu kenti olan Aksaray’a. Bunları arkadaşlarıyla paylaşan Annem, bir gün çocuklar arasında efsaneye dönüşmüş muzdan evleri uzakça kalan bir arkadaşına vermiş. Çocuk koşa koşa eve gidip annesine göstermiş muzu. Kadıncağız, hiçbir meyve ya da sebzeye benzetemediği muzu beyaz patlıcan sanmış.
Çeşme’deki komşumuzun çocukluğunun geçtiği Isparta’daki dağ köyünde patlıcan bilinmezmiş. Bir gün komşumuzun  dağ köyüne çerçi geliyor. Sattıklarını arasında patlıcan da var. Malum domates gibi anavatanları başka topraklar olan bazı sebzeler şunun şurasında yüz yıldır filan yetişiyor bizde de Avrupa’da da. Dolayısıyla sert iklimli dağ köyündekiler o güne kadar patlıcanı hiç görmediklerinden merak edip almışlar. Ama nasıl yenecek bilmiyorlar. Bahçede, tarlada çalışırken ekmek arasına peynir  domates koyarak yaptıkları katık gibi ekmeğin arasına doğrayıp da yemişler. Tadını yadırgamışlar çiğken; ama olsun. Değişik bir şey tatmanın ve öğrenmenin keyfini yaşamışlar o çiğ patlıcanın kekresi ile. Yok olanlar var olduklarında, gereken şeylerden biri de  huylarını sularını öğrenmek olmalı.
Yetmiş yıl önce hayvanat bahçesi filan yok ki öyle her yerde, maymun görülsün.  Bazı adamlar ellerinde maymunla çıkagelirlermiş Aksaray’ın köylerine. Maymunu oynatır, bahşiş toplarlarmış. Kimi çocuklar ilk kez gördükleri için maymundan korkup  kaçarmış. O zaman masmavi gözlü Esma Büyükannemiz, atasözü nitelikli şu cümlesiyle  akıl verirmiş; “Maymun kapıya her zaman gelmez. Maymuna oynarken bakacaksın”.
Kızılderililerin tarihinde tüfek, öncesi ve sonrası Milat gibi olan bir mihenk taşı olmalı. Bir gün yaşadıkları topraklara tüfek geldikten sonra hiçbir şey eskisi gibi kalamamış,  olamamıştı bir daha. Bazı şeyler hep yok kalsa, esenlik de kalacak o zaman ortamda. Var olmaları, acı  çekmek anlamındaysa eğer.
İkinci Dünya Savaşı sırasında temel bazı şeyler karneye bağlanmış. Bunlardan biri de şeker. Şekeri pek seven Mehmet Acır Dedem, kahvaltıda çayını şekersiz içemez. O zaman şeker niyetine kuru üzüm atıp çayını öyle tatlandırırmış. Kahve tiryakisi de hem Dedem. Kahve bulmak, şeker bulmaktan da zor. Çünkü taa Yemen’den geliyor. Brezil içerlermiş yerine. Buğday gibi bir şeymiş. Ya da mısırı kavurup, öğütüp kahve gibi içenler olurmuş. Yani var olanların kıymeti, yok olduklarında anlaşılıyor galiba en iyi.
Bir yerdeki maddi yokluk, aslında tüm insanlığın acısı. Kimi insan aşırı beslenmeden yerinden kalkamayacak haldeyken, bırakın üstü başı olmayı, günlerdir midesinde bir lokma olmayanlar varsa eğer dünyada… Tokluk anlamına gelen “var” kavramı ile yokluk, açlık anlamına gelen “yok” kavramlarının savaşının biraz da geri kalan insanların çarpık anlayışı yüzünden bitmediği gerçeğini düşünmek,  acı bir çıkarım olmaz mı?
En acı yokluklar, yakınların kaybı. Bunlar hem maddi hem manevi kayıplar. Kahvenin yerine mısır kavurmak gibi çözümleri asla olmayan, derinlere işleyen boşluklar bunlar.
Başka boşluk hisleri de var; onları hissedenlerin kimisi ağzında gümüş kaşıkla doğanlar üstelik. Doğmadan daha, adına partiler verilir, kutlamalar yapılır, cicili bicili  odası hazırdır onların. Pembe ya da mavi bisikletine kadar alınmış ortamlara doğarlar.  Yani aşı vardır, parası vardır, işi zaten dededen, babadan yerindedir. Bir şeyleri elde edebilmek için parmağını bile oynatmasına gerek kalmaz. Hepsi önündedir çünkü. Onun hayatında “yok” kavramı yoktur. “Var” ise her şeydedir ve bu yüzden belki de anlamı yoktur bu kavramın artık. Tek derdi altı aydır kullandığı görkemli arabasını yenilemekte geciktiğidir ağzında gümüş kaşıkla doğanların. Üstelik cep telefonunun son modeli de çıkalı iki hafta olmasına rağmen hala fırsat bulup alamamıştır. Ne büyük bir sorundur bu!
Sorun böyle olunca içteki boşluklar da  boşluğa düşüren cinsten oluyor. Ve sorunsuzluk yüzünden sorun yaşanıp, boşluklara düşenlerin  sonlarının nasıl olduğunu okuyoruz gazetelerde kimileyin.
Doğa her yerde farklı farklı. Kimi yerde topraklar buzla kaplı kimisinde de denizler. Kimi yer, güneşte kavrulur, susuz, yakıcı çöldür. Kimi yerde de mavi ve yeşil el ele vermiş sular gürül gürül akmakta, dağlar alabildiğine uzanmaktadır çayırlara, çiçeklere bezenmiş halde. Birinde var olan ötekinde yok. Kiminin koskocaman tabağı bile yetmiyor midesine gireceklere, kiminin değil tabağı bir kaşık aşı  dahi yok.
Varın karşıtı yokluk yani. Var olanların hep var olarak kalmayacağı, dünya akışı koşullarında her şeyin değişmeyen tek şey olan değişime uğrayacağı kesin.  O zaman bugün bir şeyin olduğu yerler, yarın onun yokluğuna düşecek. Asıl olan, var ile yok arasındaki o hem arşın arşın uzaklığı hem de zaman içindeki iç içeliği insanın anlaması… Kaldı ki insanın kendisi bile bugün var yarına Allah kerim. Herkesçe bilinmektedir ki varken gün gelecek yoklara karışanlardan olacak dünya üzerindeki canlıların tümü. Öyle ki dünya bile yok olmayacak mı? Yok olmaması gereken, bu gerçekleri unutmadan tokgözlüler olarak insanca yaşayabilmek…


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN