• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 25 Ocak 2017, Çarşamba 23:07 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:39
Font1 Font2 Font3 Font4
Domates Suyu, Bulutlar ve Şifrem

10256299_772191379481796_3902814210879274332_o
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Domates suyu da yoktur ki şimdi. Yurtdışı uçuşlarda veriyorlar domates suyunu. Nasıl iyi giderdi oysa tuz ve karabiber ekleyince. Ne farkı var ki ha yurt içi ha yurt dışı uçuş. Havadasın işte sonuçta. İp gibi yoldasın. Bulutların arasında. Otobana filan da benzemeyen. Üstelik taaa Iğdır’dan Ankara’ya bu uçuş. İstanbul’dan uçağa binip Sofya’ya insen yarım saatten biraz uzun sürüyor. Oysa Iğdır Ankara arası bu yol, bir saati aşkın. Yurtdışından uzun yol. Yine de o yola var da bu yola yok domates suyu. Hadi neyse… Soğuk sandviçle çaya eyvallah diyelim artık. Çay da almayayım. Ben su içeyim iyisi mi?
Topu topu beşinci gün bugün Ankara dışında oluşumun. Kimileyin Ankara dışına seyahat niteliği taşımayan yolculuklarım olur. Gitmişken en uzağa gitmek iyi oldu. Herkes batıyı görmek ister. Herkes “ille deniz kenarı olsun”, “kum, güneş olsun” gibi sakız gibi çiğnenen cümleler söyler. Tek bir kez olsun kültür, doğa ağırlıklı, bilinmedik yerler istekli bir beklenti görmedim. Yurtdışına hele, herkes koşa koşa gönüllü. Ama Allah’ın dağı denilen yerlere gitmek gerektiğinde gel de gör o yurtdışına koşa koşa gidenleri. Tabana kuvvet kaçarlar oralara gitmekten. Kışsa o soğuğu kim çekecek, yazsa oraların tozunu kim yutacak!
Değil halbuki. Görmediğimizden, hiç gidip de bilmediğimizden oraların neler sakladığı, ne güzelliklerin toz bulutu ardında kaldığını bilmiyoruz. Ben doğuyu ilk Erzincan ile çok geç görmüştüm. Nasıl güzel bir yermiş. O dağlara Heidi’yi getirsen bir daha Alpler’e dönmez. O şelaleleri, o gürül gürül akan nehir gibi nehirleri bırakıp da. Karasuyu, Fırat’ı görenler bir daha unutamaz. Ve ille  “Ege, Ege” diyenlerin Ege’den başka bir yer bilmedikleri, uzakları hiç görmedikleri için zaten diyecekleri başka bir yer adı olmadığı hemencecik anlaşılır. Oysa Ege’den kalırı yok doğunun. Denizi yoksa gölü var. Kraterine kadar. Göğü var; hem de issiz, dumansız. Yıldızlar çakır çakır yanar. Sanırsın ki Kaşıkçı Elması bile oradaki simsiyah gökten düşmüş de alıp müzeye koymuşlar. Böyle simsiyah berrak gecenin, metropol ışık kirliliği olmaksızın yanan yıldızları… Ben yıldızları gerçek parıltılarıyla ilk Muş’ta gördüm kaç yaşımda, üç günlüğüne turla gittiğimizde. Ve artık tek “ille de Ege Ege” demeyi bıraktım oraları gördükten sonra. Yani “ille Ege” demek, görgüsüzlükten biraz. Bu görgüsüzlük, gezip görmemiş olmak anlamlı elbet.
Ve servis başladı. İşte içinde bir parça sarımsı yeşil marulun kenarından taştığı ufak sandviç. Neyse küçük olması da iyi. Kalorisi azdır, kilo yapmaz. Oteldeki kahvaltıdan sonra bir şey yemediğimden midem sevindi.
Bulutlar öbek öbek paravan sanki aşağıyı görmekte… Paketteki pamuklar, yukardaki bulutları gördüğünde sanırım pamukların devi yukarıda gezmekte sanıyordur. Adı da “Gulliver” diyorlardır. Bulutlar, ulu ulu dağların zirvelerini göstermiyorlar eğer hava açık değilse. Oysa işte tam aşağıda kıvrıla kıvrıla akan şu ırmakları, dağların karlı zirvelerini yeğlerim bulutları seyretmektense. Hele tarlaların kırk yama gibi biçimlenmiş, toprak renginden yeşilin her tonuna geometri dersi verircesine nadastakilerden ekilisine yan yana görüntüleri yok mu? Uçağın sevdiğim yanı bu. Aslında yolculukta tren varken uçaktan hiç haz etmem. “Kenara çek” diyemedikten sonra uçak bir alüminyum yani teneke kutu, içindeki insanlar da o konserve kutusunda kapak açılana dek birer barbunya tanesi sanki. Tren de metal falan; ama penceresi de açılır, ayağın da yerde en azından.
Havada susayası gelir insanın. Zaten suyu çok içersiniz; ama uçaklarda iyice susar benim gibiler. Bir su daha istesem yorulur mu ki hostes?
Yolun yarısı bitti. Galiba o yüzden artık uçak koltuğunda olduğum değil, işimdeki masa başı koltuğum geliyor aklıma. Bir de bilgisayarım. Şimdilerde tüm işler bilgisayarla malum. Uzaktaki günlerden sonra dönüşte açınca sürpriz yumurta sanki. İçinden ne fışkıracağı belli olmaz. Alayına bereket iş de yüklü olabilir, o gün tatil de yaptırtabilir. Dönüşte bakalım ne çıkacak karşıma. Birikmiş işlerim olacak mutlak. Teker teker yetiştirilmeyi beklediklerinden gözleri yoldadır. Tek sorun, tamamlanma tarihleri daraldı mı yoksa yeterli mi?
Bilgisayar diyorum da hiç aklıma bilgisayarın açılışı gelmiyor. Her tatilden, görevden dönüşte bildiğim her şeyi hatta bilgisayar şifremi unutmuş olmaktan korkmaz mıyım? Hem de nasıl korkarım. Kafanızdaki her şey boşalmış yerine yenileri yüklenmiş gibi gelir size topu topu beş gün bile uzak kalmış olsanız.  Ne kuruntu, ne vesvese bu böyle… Bir türlü üzerimden atamadığım. Tutturmuşum bilgisayar nasıl kullanılırdı, şifrem hala aklımda mı diye. Yok, biliyorum ben kendi kendimin canını sıkmak için neden arıyorum. Böyle saçmalık olur mu canım? Her tatil dönüşü aynı endişe; ama masa başına oturunca her şey tıkır tıkır. Otomatiğe bağlanmış halde. Parmaklar ezberlemiş senelerdir. Ne yazacaklar da bilgisayar açılacak biliyorlar. Laf işte benimkisi de… Tutturmadan edemiyorum yine de.  Çünkü bu yolculuktaki koltukta başka yakalı, işte başka yakalısınız.
Ama haksız da değilim. Tatilde bahçe çapalayıp, ağaçları, gülleri budayıp, her defasında ellerimle açtığım tarhları sıra sıra  kendi renklerine boyayan tere, dere otu, fesleğen, fasulye, maydanoz, roka, baklalar baş verdiğinde tatil biter biz de komşulara “olgunlaşınca siz toplayın; bizim için de yiyin” deyip dönerken aklınızda  metropole ait ne varsa silinmiş olmaz mı? İşe, şehrin karmaşasına ait. Nasıl da geçiş sağlanır metropolün keşmekeşinden küçük yerlerin  ağaç sulamalı, tırpanlamalı hallerine. Gören de sanki kırk yıllık çiftçi sanır sizi. Sahi sanıyorlar mıdır ki? Eğer öyleyse iyi yapıyorsunuz demektir bu işleri. Yoksa kafalar böylesi boşalır da şifrelerin unutulmuş olup olmadıkları telaşına düşülür mü hiç? Hiç unutulduğu oldu muydu peki gerçekten? Böyle işte insanlar. Kendi kendilerinin canlarını sıkmakta üstlerine yok. Yani bir ortamdan başka ortama geçiş sıkıntısı.
Pilotun sesi duyuldu. İnmek üzere olduğumuzu söylüyor. Kemerler bağlanacakmış. Zaten hiç açmamıştım. Teker de değdi. Boşalan kafamın yeniden metropol ıvır zıvırıyla dolma anları başladı o zaman.
*****
Şehir hayatı karmaşa, telaş içindeki tekdüzelik. Beş gün öncesinden hiç farkı yok etrafın. Trafik, vızır vızır yine. İnsanlar koşturuyor. Başka ne olabilirdi ki zaten? Hep aynı şeyler aslında yapılanlar. Pek çoğumuzun günü, aynı saatlerde aynı şeyleri yaparak geçiyor.
İşte şimdi yeniden ben de onlardan biriyim. Bir haftalık aradan sonra aynı saatte evden çıktım. Durağa geldim. Servise bindim. Üç aşağı beş yukarı aynı sürede işe ulaştık. İşte masa başındayım. Bir haftadır suskun bilgisayarım açılmayı bekler. Hah, açıldı. Hadi gir şifreni artık.
Aaaa… O da oldu sonunda! Neydi benim şifrem… Hay Allah! İşler de birikmiştir. “Şifremi unuttum”a mı tıklasam?


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN