• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 5 Şubat 2017, Pazar 23:00 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:38
Font1 Font2 Font3 Font4
Direklerden Bir Direk; Burnun Direği

10333742_712236848814835_7178907075928931893_o
Ayşei Yasemin YÜKSEL
An çatar durduk yerde, bir sızı duyulur. Ne yürekte ne ciğerde. Burnun direğinde.
Direkler çeşit çeşit, orta direkten gemi direğine, en görkemlisi bayrak direğinden evin direğine. Ama biri var ki… Ne gemi direğine benzer ne de bir başka diğerine. Etten kandan bu direk. Herkeste de var. Burunun direği diye biliniyor. Direklerin sızlayanı bu direk… Burun sızlarsa eğer, ardından çekildiği daha sonra içlerin de çekildiği anlar  peşi sıra çıkagelir. Duyguların ağıt yükünü çekmekte kalbin yoldaşı, yüreğin  elinden tutanı burnun direkleridir.
Sızlayan tek direk, burnun direği. Yüreğin can yoldaşı. Gözyaşı ile. İşitmesin hele flüt olsun, obua olsun, saksafon olsun,  kaval olsun, ney olsun; olsun da bir nefes olsun üflenişini. Yürekte uçuk çıkartan müzik, iç kabartısına tetiktir. Ya da  yüzme bilmezmiş hallere düşürüp sığ suda bile çırpıntılara mayadır.
Yani müzik, notalaşmış duygudur. Tellerin sesine insan sesi eklensin eklenmesin dokunur; eğer dokunulacak  yarasından beresine, acısına  sızına varsa. Bir dokunuş, duyguların çoğunun ayağa kalkmasıdır.
Anıların  saklandığı tavan arasında  unutulmuş bir sandıktaki eskiler  misali sineden kopup gelmiş bir  nefes, onu duyup dinleyenleri kendi sızısına boğabilir. Bunu en iyi ney yapar. Ney, neyi üflediğini iyi bilir çünkü.
Ağustosa gelmeden daha sararmış otlaklarda bir taşın başına çöküp  kavalını üfleyen çobanın kır çiçekleri kokusu soluyan burnu kim bilir hangi dertten sızlarken, kavaldan nota olup üflenen nefes, neşeyle açmış çiçekleri solduracak kederdedir kimileyin. Bir garip çobandan asker anasına, göğsünde nişanlısının resmini taşıyan Mehmetçikten anne babalarını hiç bilmemiş  yetimlere, eski destanlardaki sevdalılara  kadar kendileri özlem kıskacında, özlemleri de içlerinde hapis olanlar, özlediklerini andıklarında ille burunlarının direği sızlamıştı mutlak. Gözleri ufuklara dalıp gitmişti. Oysa gel gör ki gözlerin ufka dalması demek, uzaklara yelken açarak ıramışların ne yapılsa edilse de akıllardan ıramamış olmaları demektir.  Özlenenler sanki ufkun arkasındadır. Obur ufuklarca yutulmuşlardır.
Nelere nelere özlem duyulmaz ki. Çocuklarınki oyuncağa, şekerlemeye, topa, oyun bahçesine. Şimdilerde bağa bahçeye, tırmanılacak ağaca. Yetişkinlerinki çocukluklarına. Ergenlerin özlemi, hayallerinde yazılıdır. Bir şey olmak, biri olmayadır özlemleri. Bu yaşlarını pas geçip bir an önce büyüyüp de geçemedikleri sınavlardan kurtulmayadır. Oysa hayli ilerde o yaşlara nasıl da özlem duyulacaktır. Dar gelirli bir babanın beklentisi, akşam evine bir şeylerle dönmek, okula gidecek çocuğuna harçlık verebilmektir. Yüzü gözü kir pas içindeki bir işçi çocuğun tek özlemi, bir gün o işyeri gibi bir işyeri sahibi olup yanında çalışan çocuklara bol yevmiye vermek, bayramlarda onları sevindirmektir.
Çoğu romanın ana teması,  böylesi özlemler. Ki onlardan  kendi dilinde okuduğum birini hiç unutmam. Belki de olguyu en iyi anlatanlardan biri olduğundandır. O kitap, Tennessee Williams’ın Sırça Hayvan Biblosu  Koleksiyonu  -Glass Menagerie- adlı  oyunu. Geçmişte yaşayıp geçmişi andıkça burunları da yürekleri de sızlayanları anlatıyordu  bu kitap.
Bir hayal mi yoksa bir gerçek mi; var mı yok mu  hiç bilinmeyen ama yolu gözlenen bir  şeylere burnu sızlayarak özlem duyanlar var bir yerlerde, her zaman. Kan bağı olsun olmasın en yakın bellediklerini yitirmişlerin, telafisi mümkünsüz hatalar nedeniyle kaybedilmişlerin ardından kimileyin bu his. Kâh arkasını dönüp gitmişlerin sılayı, eskileri içleri yanarak anışları.
Özlem, boşlukların içini dolduran sızıdır. Hayatın karadeliklerinin iliğidir. Bazen öyle arsızlaşır ki özlenenin yerine bile geçebilir. Leyla’ya özlem, Leyla olmuştu Kays’ta mesela. Özleneni değil de özlemeyi seçen, böylece özlemle beslenen şairler çıkabiliyor malum. Eğer hedeflere ulaşılsaydı, heyecan tükenecekti, kör bıçağa dönecek duygular hisli dizelere dönüşemeyecekti belki de. Ağacın can suyu çekilecekti. Böyleleri, sonunda dertlerini derman ediyorlar kendilerine.
Özlem bir nevi heyecan olmalı ki o heyecan hiç bitsin istenmiyor anlaşılan kimilerince. Yüreğe, burnun direğine kıyılıyor da  özlem çekmekten vazgeçilmiyor. Ve şekilden şekle giriyor sonra özlem; yolu ister uzun  olsun, ister ilk sapaktan dönülüp daha da yol alınmasın. Şiir oluyor dize dize, beste oluyor bir içli çığlık halinde. Oluyor da oluyor.
Analardan anasız çocuklara; oksijensiz sudaki balıktan bir kuşun orman yangınında içinde yavrularıyla kül olmuş yuvasına; oğul bırakacak dal bulamayan arılardan  bloklara tıkılıp kalmış da bir sap maydanoz yetiştirecek bahçe hasretindeki metropollüye; on dokuzundaki Mehmet’ten  gerisindeki duacılara; toprağın tohuma, tohumun yağmura, kışın kara,  çiftçinin bereketli mahsule hasretince çekilen özlemler, burnu çektirir de sızlatır da.  Yürek yansa, göz buğulansa, iç hop etse işte o an ocak olacak sinedeki nice kül tutmuş gelmiş geçmişi alev ışığında hatırlatacak çıradır bu etten kandan direkler.
Özleminden kederine ortada hiçbir şey olmasa bile bir titrek saplı notanın sille tokadıyla direklerin hem  de nasıl sallandığını anlatıveren  direk, sızlarken yüreği de  sızlatan  burnun direğidir…
 


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN