• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 20 Eylül 2016, Salı 20:57 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:42
Font1 Font2 Font3 Font4
Dil: Ağı mı; bal mı?

481250_950974561598871_838058219703346118_n
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Hani “teşbihte hata olmaz” diyerek başladığımız laflar vardır. Ve lafın hemen ardından bir öykü gelir pekiştirici. “Ezop’un öyküsüdür”  de deriz anlattığımız kıssadan hisseye “kralın biri” diye de başlarız.  Ya da “bir vakitler Kaf Dağı’nın ardında bir hükümdar varmış” diye.
Kim ile anılırsa anılsın, imbikten geçmiş tecrübelerin geceleyin ay gibi, karanlıkta mum gibi ışık tutan çıkarımları çok değerlidir. Gün gelir doğruluklarına pey biçeriz. Böyle hikâyelerden biridir Ezop’un dil hikâyesi. Hani hükümdar, Ezop’tan dünyanın en lezzetli yemeğini istemiş. Karşısına dil gelmiş. Ardından dünyanın en acı yemeğini istemiş ne geleceğini merak ederek. Gele gele yine dil gelmiş. O zaman hükümdar merakla sormuş dilin hem en lezzetli hem de en acı yemek olmasının nedenini. Açıklama kısa ve aydınlatıcıymış;
“En hoş, sevgi dolu sözleri söyleyerek bize en güzel duyguları hissettiren, bizi sevindiren de dildir, taa yüreğimizden vuran, yaralayan da dildir”. Buna katılmamak mümkün müdür? Değildir elbet.
Dil, iletişim. İletişim de biçim biçim. Yüzü güldüren ya da yüreğe bıçak gibi saplanan ifadeleriyle. Bıçak, yalnızca tahta saplı bir çelik parçası değildir. Sırası gelir dil, daha yaralayıcı olur. Ve bıçak yarası geçermiş de  dil yarası kolay geçmezmiş derler.
Dingin sular gibi insanların duruluğu bir çomağa bakar. Bir çomak, suya sokulup dibi karıştırınca su hala durgun kalabilir mi? Kalamaz. Karışır, bulanır, alttakiler yüzeye çıkar. Neler vurmaz ki demincek dupduru, işte tam şimdi çamur gibi suyun üstüne. Keşke yüzeye çıkanlar yalnızca çürümüş yapraklar, kırılıp düşmüş dallar, yosunlar, çakıllar olsa! Balçık olmasa da tek… Ama bazen berrak mı berrak suların dibi simsiyah balçıktır. O zaman suyu karıştıran, çomağı soktuğuna, çomak da suyu bulandırdığına öyle üzülür ki alt üst olur her şey; altı üstüne gelmiş de bulanmış sular gibi. Dibi görülmeyen su, dipsiz kuyular gibi kıyıcı olup söze dönüştüğünde  akla ilk Ezop gelir. Dil hikayesiyle.
Dışımız, durgun su halindeki görüntümüzdür. Henüz çomak sokulup karıştırılmamış, gülümseyen, gülümseten. Belki baktıkça bakılası, görülmeyince özlenilen. Ama…
Ama boyut, duruluktan bulanıklığa geçtiğinde çomak suyu çoktan karıştırmıştır. Yeter ki sessiz durgunluğu söyletecek bir etken dalsın suyun içinde. O zaman diptekiler söze gelecektir. Suyun dibi pırıl pırıl çakılsa bal tadındadır söz, balçıksa ağı gibi.
İnsanlar, öfkelerini kabartacak bir şey yapılmadıkça durgun suları andırır. Ama gözlerini döndürecek çomaklar sularını karıştırırsa, huyları da suları da değişebilir. İnsanlar, ağızlarından çıkanlarla anlamlanırlar. Sundukları en acı ya da nefis lezzet, söylediklerinin bıraktığı izlerdir.
Kim ister durduk yerde kötü laf işitmeyi? Hiç olmadığı biri gibi algılanıp hiç hak etmediği sözlerle betimlenmeyi? Kim ister? Kimse istemez. Ama hayat bu, her türlü laf işitilebilir. İşitmek, dil yarası almaktır o vakit. Kapanmayanları da varmış sözle açılan yaraların. Öyle derler.
Bazen acı konuşmak şart olabilir. Çünkü gerçekler acıdır. Diyelim ki eleştiriler… Katı olunmalıysa katı olunacaktır, hem de alabildiğine. Ve en iyi sonuçlar, böylesi katı eleştiriler sonrasında gelir. İster edebiyatta olsun ister mimaride ister yontuda ya da başka alanlarda olsun eleştiride gerçekçi olmak, acıtıcı olsa da aslında sonu tatlı olandır. Daha iyiyi göstermek, daha güzele yol açmak, noksanları tamamlayıp aşırılıkları törpülemek için hakkıyla eleştiri gereklidir. O durumlarda acıtmak, aslında elden tutup daha yukarılara taşımaktır.  Yani eleştiri de katılık değil değerlendirmenin yerinde, doğru ve yapıcı olması aranılır… Doğrunun kilit taşı, değerlendirebilme yetimiz o zaman.
Ya  değerlendirmesini yaptığımız her ne ise onu yanlış değerlendirmiş ve sonrasında da önümüze geleni yakıp yıkmışsak… Çoklukla öfkeli anlarda yaptığımız gibi.  Yanlıştaysak ya?
Canı yanan ya da yandığını sananların ilk yaptığı şey, kendi canını yakanın canını yakmak. “Doğru muyum” diye düşünmeden. Çünkü öfke gözleri bürüdüğünde yolda tek işaret levhasına dikkat kesilir o zaman köpürenler; intikam, incitme, yaralama… Ne gelirse artık elden ardına koymadan da yapar zaten. Çocuklukta başka ezicilikte iken; yetişkinlikte daha sofistikedir böylesi haller. Yaralanması istenenlerin güçlü ve zayıf yönleri, sevilenler ve haz edilmeyenler listesi bellendiğinden nereden vurulacak iyi bilinir. Hele yatkınlıkta varsa vurucu olmaya! Sonuç elbette oku fırlatanın istediği gibi olur. Can acıtarak atılan zafer çığlığı, zafer çığlığı mıdır gerçekten?
Belki kimileyin incinenler, incitenleri anlayabilir; ama kırıcı, iğneleyici, can yakıcı olmak, çoklukla yanlış değerlendirme sonucu da olabiliyor. Kaldı ki can havliyle sanki intikam alırmışçasına  başka canları yakmak isteyenlerin oklarını fırlatmadan önce  bir yutkunması gerekmez mi? Fevri olmamak için…
Yutkunmak… İşte bunu hiç bilmiyoruz. Önce bir yutkunsak, hırs zehri damarlara sıcak sıcak işlerken. Bir daha yutkunsak sonra… Yutkunmak, hazmetmeyi getirir akla. İlkin bizi kızdıran neyse onu hazmetsek. Yani ıcığını çığını, aslını astarını, göründüğü gibi midir, nedir ne değildir bir düşünsek! Yine fevri olur muyduk o zaman?  Düşünmek, düşünülmeden yapılacak pervasızlıklara çekilen settir. Canımız yandığında her şey de bizimle birlikte yansın ister miydik set çekseydik? İstemezdik… Ve yutkunduktan sonra kendimize belki güler belki kızardık. Gülmek ve kızmak apayrı fiiller olsalar da böylesi durumlarda anlamdaştır.
İnsanız, an olur ipin ucu kaçar, an olur öfkeye yenik düşebiliriz. Ama an hükmünde olmalı ağılı duygular; anlar değil. Carpe Diem yani anı yaşamak, burada geçerli olmalı tek. Öfkeler, kinler, intikam duyguları, nefretler o bir anın içine hapsolmalı. Sürekli öfke, ruhu yedi kat yerin altında tutsak etmektir. Güngörmez, kuş sesi işitmez, köhne, sadece nefesten ibaret hayatların efendisi, öfkedir.
En önemlisi de öfkemizin karşıdakilere bizim hakkımızda bin bir şey anlatmasıdır. Hırsa kapıldığımız anlar, ipliğimizin pazara çıkmasıdır. Durgun sular gibi gözükürken dipte balçık mı, pırıl pırıl güzel çakıl taşları mı olduğunun bir anda ortaya dökülmesidir. Yani içimizde ne varsa fazlasıyla dışa vurur öfke çomağı suya vurduğunda.
Dilin kemiği yok; ama insanlarda yürek var. Gönül yarasının bıçağı, dil. Dil, eski dilde gönül demek zaten. O dil, her lafı etmeden önce şöyle bir akıl etse o laf edilir mi edilmez mi diye! Dil, öfkenin boyunduruğundayken sırf canı yandığı için inciten olduğunda,  kendisini de  yaralanmaz mı?  O zaman denile geldiği gibi;  incinsek de incitmeyelim!


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN