• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 21 Mart 2017, Salı 22:39 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:38
Font1 Font2 Font3 Font4
Çöl Kumuyla Yazılmış Sözcük


Ayşei Yasemin YÜKSEL
İnsanları yakıp kavuran duygulardan biri de  özlem olmalı. Özlem çeşit çeşit. İnsana, doğaya, sılaya, eskilere…
Sıla özlemi öyle bir özlem ki baş edilemediğinde hastalık olur. İsmi de “ev özlemi”. Bu nasıl bir hastalıkmış, neymiş dedirtmeye gerek duymaz. Adı, hastalığı da hastanın derdini de tanımlamaktadır zaten. Dert, sılaya; yani eve; yani memlekete özlem. İngilizcesi “homesickness” sözcüğünü yeğleyenler de var! Oysa hangi sözcük sıla özleminden daha öte tanımlayabilir bu özlemi…
Bir kız çocuğunun alınmasını hep istediği oyuncakçı dükkânındaki bebekten, haylaz bir oğlanın gözünün olduğu damperli kamyondan, kaykaydan başlar çocuklukta özlem. Hayatın her  yaşında hep bir şeylere özlem var aslında, maddisinden manevisine, insanından  ütopik olanına, mütevazısından  görkemlisine, irisinden ufağına. Ulaşılmak istenilip özlemi çekilen şeylerin kimisinin bedeli yalnızca para. Okulda arkadaşının ayağında gördüğü  pek ünlü markalı ve pek pahalı spor ayakkabısını  babasına aldırtmış çocuğun bir özlemi o an bitmiş yenisi ya da yenileri hemen devreye girmiştir. Bu kez de tabanı ışıldaklı ayakkabı özlemi çekecektir  istediği spor ayakkabısı artık ayağında olan çocuk. Bu tür özlemler duygusal özlem gibi görülebilse de aslında başkalarından geri kalmama, güç göstergesi, saygınlığın, beğenilmenin farklı ölçütlerle  algılanması sonucu  ortaya çıkıyor daha çok galiba.
Benim bildiğim, özlemin en büyüğü toprağın yağmura olan özlemidir. Yağmura doymuş tarlaların dolu olgun başaklarla taçlandıktan sonraki,  hasat sonrası özlemi, tanelerin yeniden buğday, yulaf, çavdar, burçak başağı olacağı günlere duyduğu özlemdir. “Burası Huş’tur, yolu yokuştur/ Giden gelmiyor, acep ne iştir?” türküsünü yakan yaban ellerindeki esirlerin  ne var ne yok her şeye, yurduna özlemi, belki hiç bitmeyecek bir özlemdir. Kendileri değil; ama türküleri o özlemi yanık yanık anlatacaktır yüzyıl sonra bile.
Özlemin tırnakları yüreği çizip iz bırakmaya başlayınca  haller başkalaşıyor. Kimisi kendi başına kalıp yanan yakınan, söyleyenin de dinleyenin de ağladığı, çığlık çığlığa, müzikten çok eziyet denilebilecek, cendere denilebilecek şarkılar dinliyor arabesk nağmeli. Kimisi şiirler yazıyor anasına, karısına, nişanlısına, sılasına. Kimisi suskun; gözlerini yere dikip oturduğu yerde oturup kalıyor. Ne görüyorsa artık gözlerini diktiği o halıda, taş zeminde, parkede… Neye bakıyorsa gördüğünün yerine…
Özlemek, özlenilenden mahrum kalındığında ortaya çıkar, malum. Ama yakınlardayken de özlenilenler olduğunu şairlerden duyuyoruz. Onlar, yanı başlarındakileri  de özlerlermiş. Şairlik zor iş. Şair olmak yanardağ olmaksa, özlem de içteki ateş, kor o zaman. Her patlama da bir şiir belli ki. Lavlar dizelerde akarken. Sözcükler kor kor yanarken. Özlem de şiirin has gıdası.
Bugün bir kamyonun arkasındaki yazı ilişti gözüme. Henüz dillere düşmemiş bir yazı. Hani şu “İleride mutlu günler göreceğiz demiştin. Daha ne kadar gideceğiz” gibi esprili de değil; ama düşündürücülerden. Diyordu ki o kısa yazıda “Nasip, vaktin esiridir.”
Yani diyordu ki özlemle beklediğin her ne ise o sana nasip olacaksa bile vakti gelmeden olmayacak. Nasip, nasip olma vaktine kadar özlem hanesinde kalacak; vakti geldiğinde mutluluk hanesine bir çizik atılacak. Kamyonun arkasındaki kısa yazıda, gideceği yere çarçabuk gitmek için kamyonu pervasızca sollayanlardan, yollarda kim bilir hangi düşüncelere de yolculuk edenlere kadar bilgece bir gizli sabır öğüdü vardı. Özlemin yoldaşı sabır anlaşılan. O yazıdan sonra artık kamyon arkası yazılara dikkat kesilir oldum.
Şarkıda, şiirde, yazıda ne kadar güzel özlemek bile; dizedeyken ayrı burucu, satırdayken ayrı büyülü. Ama ya çekenler için… Onlar için kızgın çöl kumlarında oradan oraya savrulmak olmalı. Susuzluktan karakmış halde. Su aradıkça  vahalardan uzaklaşmak olmalı. Çölde bir yudum su bir yaşam anlamındayken, kurumuş ağızlara su yerine dişler arasında çatır çutur ezilen kumların dolması olmalı.  Rüzgârla savrulan kum tanelerinin  iğne uçlu tokatlarının çatlamış ellere, yüzlere ince uçlu ok gibi saplanması olmalı.
Özlem insana, bir kişiye duyuluyorsa böylesi özlemler içinde olanlardan birinin duyumsadığı diğerininkine benzemez. Benzemez çünkü özlemin de rengi vardır. Askerdeki oğlunu bekleyen anne ile askerdeki oğlanın nişanlısına duyduğu özlem, özlem olmakta aynı olsa da melodisi farklıdır. Ananın, oğlanın ve nişanlının söylediği türküler bunu en iyi anlatan öykülerdir.
Yani özlemlerin açıldığı pencereler farklı; ama özlem penceresinden içeri sızan kızgın güneş ışınları hangi yüreğe değse yakıcılıkta aynı elbet.
Her yaşın özlemi apayrı… Her yaşta erişilmek istenilen şeyler farklı.  Gençlikteki özlemlerini kanıksamış ve onlara kavuşamamış, hiç kavuşamayacağını da çoktan anlamışlar şimdilerde gelecek kuşaklar, çocuklar, sanat, doğa için yapılacak şeylere özlem duyabilir. Yolu beklenen birinden, atanmış bir öğretmen olmaktan, on seneye kalmadan evi yenilemek gibi belki de artık aklı havada gibi gözükebilen şeylerden el etek çekilip hayvan hakları, denizinden havasına, şehrine, ormanına kirletilmeyen daha temiz bir çevre, her çocuğun okula karnının tok gitmesi, üniversite öğrencilerinin bir gündeki öğününün üç simit olmaması  gibi başkalarının mutluluğuyla mutlu olunacak, doğanın keyfini kaçırtmadan tadını çıkaracak şeylere eğilme yoluna gidilebilir.
Hayat, özlenilen, özlenilip erişilmiş  ya da asla ulaşılamayan şeylerle sürerken bir saat geliyor hiç özlenmeyecek sanılan anlara, eskilere hasret duyuluyor. Düşünceler, hayatın eskici dükkânına sıkça ziyarette bulunuyor. Güneşte kurtulmuş zamanlar nasıl da anılıyor, adına nostalji denilerek. Eskilerin şimdilerden  daha hatırnaz, insancıl, hal hatır sormayı bilen, selamlı sabahlı günlerinin değeri o zaman belki hiç bilinmemiş olsa da  şimdilerde nasıl biliniyor nasıl… Bugünün tat vermez her şeyinden kaçacak bir sığınak olarak şarkısından taş plağına, tavan arası sandıklarından fotoğraf karelerine özlem gidericiler olarak dört elle onlara sarılıyoruz bazen.
“Anlatsam hayatım roman olur” diye düşünüp roman ciltleri dolduracak yaşamını  yazarak ne kadar ödül varsa silip süpürüp evinin baş köşesindeki kitaplığa dizme hayali kurmuş olanlardan  değil kitap yazmak henüz hayat öyküsüne dair  tek satır yazamamışların artık tek özlemi de  vakit bulup da roman gibi hayatlarını yazmış birilerinin  anlattıklarını, kitaplarını okumak olabiliyor.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN