• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 18 Mayıs 2016, Çarşamba 21:08 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:44
Font1 Font2 Font3 Font4
Buharın Ulak Olduğu Koku

 
s-197806df718bd3e7684aa4c919b0b2f4c84eecfd
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Uzun  otobüs yolculuklarının sonu mutludur. Yolculukların sonu, zaman ölçüsüyle saatler, mesafeyle kilometreler, miller  uzaklıktakilere özlemin noktalanmasıdır.
Varmak… Yani kavuşmak… Kavuşmak; yani yakınların kucaklaşması… Çok güzel böylesi anlar; burnun direğini sızlatıcı, göz yaşartıcı daaa. Ondan bir önceki güzelliği andım ben.
Diyelim ki benim için uzun otobüs yolcuğu olsa olsa Ankara’dan birkaç günlüğüne gidilmiş yedi yüz kilometre  ıraktaki Çeşme, İzmir’e geliş gidiştir. Gece,  Çeşme’den İzmir, İzmir’deki molada  otobüs değişimi ve sabaha karşı Ankara.
Gerçi yedi yüz kilometre  geride bırakılan yer de aslında  evimiz olsa da şu an sürekli yaşanan eve gelmek güzeldir; sanırsınız ki siz yokken şehriniz öksüz kalmış, kimseler elektrik direklerine konan, ağaçlarda yuva yapan kuşlara şefkatle bakmamış, hep geçtiğiniz yolda bitiveren bir Ankara soğanlısını, gelinciği görüp de onun gönlünü alırcasına fotoğraflamamış hiçbir el. İşte bu yüzden kentinize girdiğinizde daha, doğan güneşin, sevince boğulmuş metropolün size selamı, gülümsemesi olduğunu düşünürsünüz.
Çeşme dönüşü Ankara’ya sabaha karşı girilse de il sınırından garaja gelmek epey zaman alır. Artık eve az kaldığını size duyuran ne tabelalardır ne de haber veren bir ses; siz koltuğunuzda günün ilk ışıkları yüzünüze vurmuş, belki de boynunuz yana düşmüş halde uyurken.
Diyeceğim, hayatınızın sürdüğü kentteki eve gelindiğini yalnızca tabelalar söylemez. Hani “Ankara 190 kilometre” filan yazan. Bir haber veriş vardır ki, bayılası. Kokulu. Uyandırıcı.
Uyanmak, en çok çalar saatle. Horoz ötüşlü uyanışlar artık öykülerde tek, masallarda. En şefkatlisi de anne ya da babanın “Hadi oğlum, okula geç kalacaksın. Uyan artık” seslenişiyle. Kızlar çoklukla kendiliğinden uyanır çünkü.
Sonlanmak üzere olan bir otobüs yolculuğunun en manalı, haz duyumsatan yanı, sabahın erkeninde mecburen sonlanacak uyku değil o uyanışa anlam katan kokudur. Gencecik orta görevlisi çocuğun uykulu gözlerle termosta hazırladığı sıcak su artık hazır kahvelerle karışmaktadır yolculuğun bitimine az kala. Ön koltuktakilerin bir kısmı çay isterken kimisi de küçük paketçikler halindeki kahvelerini içi yarıya dek sıcak su ile dolu beyaz plastik bardaklarına boşaltmış,  şeffaf plastik çubuklar ile de karıştırmaktadırlar kentin karmakarışık trafiğinin ortasında.
Böylesi ambalaj içindeki kahvelerin kırk yıl hatırı olur mu bilmem. Acı kahvelerin deyişlere geçmiş kırk yıl hatır saydırtması,  bana hep o keşke bakır cezvede olsa; ama yine de elektrikli kahve pişiricilere de razıyım Türk usulü yapılmış, kupada değil beyaz porselen fincanda ve ille de kendine ait bir köşede seyrinden pek hoşlanılan  bir manzaraya, tepeye, ağaca, koruya, göğe bakılarak içilmesinde olduğunu düşündürtür. Kahvenin daha kokusuyla, fincandaki köpüğüyle yaydığı keyif de aslında keyfin örtüsüyle göz ardı olmuş bir külfettir.  Ta Yemen’de mi, değil mi; nerelerde yetişip, hangi ellerce toplanıp ne zahmetlerle geçmiş uzun yolcuğun cezveden sonra fincanda tamamladığını bile düşündürtmeyecek kadar başkadır o koku. Çünkü kahve keyif; oysa kahvenin yolculuğu belki de keyfi kaçırtacak.  Menekşemsi de kokmaz, lavantamsı da; acı kokar. Ama kokuların hasındandır kahve buğusu.
Kahvenin başka bir keyfi de yemyeşil  acı bir tanenin kuruyup, öğütülüp, su ve şekerle el ele vermişliğinden sonra büründüğü tat. Bu, bana hep acı gözüken şeylerin doğru bileşimlerle bir araya geldikten sonra bambaşka bir hale bezeneceğini anlatır. Yani sanki her şeye bakışımızda önyargısız olmayı insanların yüzüne yüzüne vurur. Acı yani istenilen gibi olmayanın, eğer istenirse tatlıya dönüştürülebileceğinin sıcak, koyu renkli, kokulu anlatımıdır bir fincan kahve.  Acıymış bellenen bir olgunun aslında tada dönüşebileceğini; ama tada tuza kavuşmanın hep zaman  ve emek istediğini buhar kalemiyle yazan bir öyküdür kahve.
Diyeceğim, kahve çok şeydir benim içim. Bir fincan dolusu keyifli, sıcak bir içecek olması dışında.
Kahve keyfine okul öncesi Mehmet Dedem’e mangalda kahve yaparak katılmışlığım var. Kahvesini içerken duyduğu keyfi anlatacak söz bulamadığından bunu anlatmanın yolunu kahvesini höpürdeterek içmekte bulan Mehmet Dedem’e çok eski, işli dökme demir mangalda kahve yapmışlığım var.
Her şeyi yerinde yapan, yemek üstüne kahvesini içen, çocukları çok seven, büyükle büyük küçükle küçük olabilen Mehmet Dedem’in kahvesi,  bakır cezvede, ille en az iki  kaşık dolusu kahve  eklenerek ve mangal közünde pişerdi. Anneannem cezveyi su ve kahve  ile doldurur bana da mangalın gri külleri arasında ışıyan közlerin içine iyice yerleştirilmiş cezvenin sapını tutmak kalırdı. Anneannemin de dedemin de gözünün taşmaması için cezvede olduğunu bilmezdim o vakitler.
Kahve pişirmemin ödülü, her zaman dedemin yaptığı, bir çocuğun asla kavrayıp kaldıramayacağı kadar  ağır olan  havaneliyle kocaman  pirinç havanda toz şeker ile dövülmüş sarı leblebi tozuydu. Tüm çocuklar kaşık kaşık leblebi tozu yemeyi çok severdi iğde, kuru üzüm ve kabak çekirdeği ile birlikte. Çocukluğum, çocukların leblebi tozunu çok severek yedikleri zamana rastlar. Leblebi tozu,  o zamanda kaldı tıpkı dışı kırmızı, içi kalaylı bakır cezveler gibi.
Sabahın ilk saatlerinde metropolün ortasında,  bir otobüs koltuğunda gözlerin açılmasıyla  uyanmak gerçek anlamda uyanmak olmadığından  zihnin uyanmasının  can simidi, üstü göz göz köpükle süslü, bildiğim tüm sözcüklerin o keyfin anlamını yansıtmakta yetersiz kaldığı  kahve kokusu, su buharı üzerinde yolculuk  eder.
Bir anda etrafı kaplayan kahve kokusu ile uyanmak, gülümseyerek uyanmaktır. Ve hakkıyla uyanmaktır. Göz açmak, yalnızca  ayakta olmak anlamındadır çünkü metropolün erkeninde  ayaklananlar için. Ama gün ışıdıktan az sonra kahve kokusu duymak, yeni bir günün eşiğinden atlanılmış olduğunun buğulu dilidir.  Hayatın güzelliklerinin gözün gördüğünden kokuya, kuşun kanat sesinden ötüşüne pek çok şeyde aranmaya gerek olmadan buram buram karşımızda olduğunu gösterir.
Günün ilk hareketliliğinde  kente giren otobüslerde hazır paket kahvelerinden içmişliğim hiç olmadı. Plastik bardakta, plastik çubukla karıştırılan bilmem kaçı bir arada kahvemsi içeceği içmeyip yalnızca  kokusunu duymak keyfi de yeter bana. O koku için aklıma bazen otobüs yolculuğuna çıkasımız gelir. Bu, saati saatine belirli yaşayanlar için ha deyince olacak şey değil  elbette.
O zaman, otobüs yolculuğuna çıkamasak da bir kahve yapmalı kendimize. İçmek sonraki iş; önce kahvenin içinde eridiği koyu kahverengi sıcak sudan yayılan kokuyu doya doya solumalı. Yani kahve, yudumlanmadan önce solunmalıdır. Çünkü tadından önce kokusu ulaşan, acı kahve tanesi olmaktan kırk yıl hatır sayılacak keyifler yaşatan olmaya yolculuğunun  yolcusunun buğusu selamlanmalıdır ilk.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN