• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Necati Kağan Çetin
Necati Kağan Çetin
Eklenme Tarihi: 29 Kasım 2014, Cumartesi 11:51 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 23:06
Font1 Font2 Font3 Font4
Bir şiirdir kâinat

722331348-960x540
Yazar: Necati Kağan Çetin
 İkinci Dünya Savaşı sıralarında hapse atılan batılı bir yazarın
hapishane avlusunda bulduğu bir çakıl taşı hakkında yazdığı
iki sahifelik bir yazıyı okumuş ve hayret etmiştim.
Yazar benim için alelade bir şey olan çakıl taşında kâinatı
seyrediyordu. Yunus: “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır”
der. Gerçek ilim sahibi, gerçek sanatkâr varlığa “ulu nazar” ile bakar
ve mutasavvıfların söylediği gibi “Zerreden Allah’a” varır.
Prof. Dr. Mehmet Kaplan  
Modern zamanlarda dünyayı bunalıma sürükleyen konu tam da bu:
Her şeye sıradan, anlamsız ve amaçsız bir biçimde bakmak… En sonunda da hikmetle dolu kâinatın, Sahibine varamamak… Maddî ve manevî bunalımların içinde kıvranıp durmak…
Bu kadar bilgi birikimi, bu kadar teknoloji, demek ki bazı konuları görmeye yetmiyor.
Karıncaya dahi ulu bir nazarla bakabilen, Yunus gibi nice deryaları aşabilir.
Bir zerrede, bir çakıl taşında ilahi sanatı görebilen, her varlığa hak ettiği değeri verir.

Bir şiirdir kâinat…
Yıldızları pırıl pırıl parlayan.
Bir şiirdir dünya…
Masmavi denizleriyle dalgalı.
Bir şiirdir sema…
Aylarıyla, güneşleriyle.

Günümüz dünyasında varlıklar, hak ettiği değeri görüyor mu?
İnsan değer görüyor mu?
Ağaçlar, kuşlar, denizler, toprak ve atmosferin değeri biliniyor mu?
Maalesef…
Modern zamanlar, insanı, bitkileri, hayvanları, toprağı, atmosferi, denizleri değersizleştiriyor.
Bütün bu varlıkların Allah’ın birer sanat eseri olduğunu görmediği için, Sanatkâr’ı görmüyor. Böylece o mahlûkun bir sanat eseri olduğu, bir değerinin olduğu görülemiyor.
Nasıl görülsün ki?
Şehrin ışıkları, geceleri pırıl pırıl parlayan yıldızları görmeyi engelliyor.
Trafik gürültüsü, kuşların, yağmur taneciklerinin eşsiz bestelerini duymayı engelliyor.
Televizyon ve eğlence kültürü, insana ulaşmayı, insanı dinlemeyi, insanla sohbet etmeyi engelliyor.
Alabildiğine yalnızlaşma, alabildiğine yabancılaşma…
Varlıklara, insana, kâinata…
En büyüğü de, Allah’a yabancılaşma!

Her sabah güneş, eşsiz manzaralarla doğar.
Her akşam güneş gurub ederken, karanlık ağır ağır çöker, yıldızlar parlamaya başlar.
Sonbahar mevsiminde havalar soğurken, renklerde enfes bir sıcaklık vardır.
Kış mevsiminde toprağın üzerinde hayat yavaşlamış görünse bile, toprağın altı son derece hareketlidir. Toprağın altındaki bütün mahlûkat, ilkbahara hazırlık yapar.
Bütün bunlar, insana değer veren bir Sanatkâr’ın eseridir.
Kur’an, insanın değerini anlatır.
Tin Suresi’nin 4. ayetinin meali:
“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.”
Yaratan’ın nazarında insan, kâinat ve hayat değerlidir.

İlkbaharda Rabbimiz, dünyayı tıpkı bir tablo gibi baştan sona yeniden renklendirir. Kelebeklerle, yapraklarla, dallarla, çiçeklerle, kuşlarla, meyvelerle şiirler yazar.
Bütün bu tabloların değerini anlayan akıllar ve kalpler, Yaratan’a şükran duygularıyla dolup taşar…
Denizler, dağlar, atmosfer ve toprak, ilkbaharda enfes manzaralarla renklenir.
Kuşların eşsiz senfonileri, yağmurla birlikte duyulan armoniler ve toprak kokusu…
Bunların hepsi, Allah’ın insan için hazırladığı ziyafet sofralarıdır.
Yunus, bu manzaralar karşısında şöyle der:
Okunur dilde destanın,
Açılır bağ u bostanın,
Sen baktığın gülistanın,
Gülleri solmaz Allahım…

Modern dünya, hayata biraz da hikmet penceresinden bakabilseydi keşke…
Modern insan, gönül gözüyle izleyebilseydi varlıkları…
Tüketim çılgınlığı, magazin kültürü, eğlence ve hız tutkusu, varlıkların gerçek yüzüyle görülmesine engel oluyor.
Modernizm, kalp gözüyle görmeye engel oluyor, kalp kulağıyla duymaya engel oluyor.
Oysa bizim daha fazla merhamete, anlamaya ve anlaşılmaya ihtiyacımız var.

Günün birinde ömrümüzün sayılı dakikaları bitecek.
Vaktimiz dolacak…
O vakit bizden bu dünyaya hatıra olarak ne kalacak?
İnsanlar ve Yaratan, bizim için ne söyleyecek?
O vakit “Nasıl bilirdiniz?” cümlesinin cevabı son derece önemli olacak.

Henüz vakit varken, hayatı bir şiir gibi yaşamak ve bütün varlıklara tıpkı bir şiir gibi değer vermek gerekmez mi?
Üstad Necip Fazıl, Şehirlerin Dışından isimli şiirinde tam da bunları anlatır:
 
Kalk, arkadaş, gidelim!
Dereler yoldaşımız,
Dağlar omuzdaşımız,
Dünyayı seyredelim,
Şehirlerin dışından.

Bırak, keyfini sürsün,
Şehirlerin, köleler!
Yeter bizi tuttuğu!
Tükensin velveleler!
Kalk arkadaş, gidelim!
İnsanın unuttuğu
Allah’ı zikredelim;
Gül ve sümbül hırkamız,
Sular, kuşlar, halkamız…


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN