• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 30 Haziran 2016, Perşembe 23:52 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:43
Font1 Font2 Font3 Font4
Ben severim kimi eski halleri

ramazan1
Ayşei Yasemin YÜKSEL
-Bir bayram yazısı-
Öyle şeyler var ki onlar için eskimek, yıllanıp da eskimemek demek. Öyle zamanlar var ki, içlerinde şimdiki zamanın ayak sesiyle dolaşılır. Ben severim eskilerdeki kimi halleri o yüzden.
İçinde olduğunuz anın cepleri, zamanın yuttuğu ne çok şeyle dolu. Bir yandan başa çıkılacaklarla dolarken bir yandan da kimi değerlerin oluktan akıp gitmekte olduğu bir havuz bu an. Değerler ki “ahh” ile andığımız eski günler imzalı. Ve şimdi alıp başını temelli gitmekte oluktan, akarak.
İki binli yıllar  sonrasının,  bugünün zamanla beslenen canavarı, başta trafik yani  ulaşım.  Mesafeler, zamanı öğüten değirmenlerin en doymazı. Sonra da birbirimizle aracılı da olsa en azından haberleşmemizi sağlayan sosyal medya, televizyon, alışveriş.
Sosyal medya ile bir şey, tek bir kerede herkese haber verilebiliyor. Bir günün sınırı yirmi dört saat iken bir günde kotarılacak şeylerin sınırı yok. Kaç yirmi dört saat ister onlara yetişmek üstelik. Zaman kıtlığı yaşadığımız bu çağın zaman fakirleri olan bizler, iletişim gibi tek tek herkesle ayrı ayrı kurulduğunda çok zaman isteyen işi en az sürede hem de tek kerede yapma fırsatını sosyal medyada buluyoruz. Duyurulacaklar, duyurulmak istenenlere birkaç dakika içinde  bir tıkla iletiliyor. Kolaylaştırma ve yakınlaştırmanın anlamı,  tam anlamıyla yaşanıyor böylece.
İnternetli cep telefonları, zaman yutma ejderhasının kılık değiştirmişi. Elden hiç düşmeyeceklerse eğer,  diyelim ki okumaya, fotoğraf çekmeye zaman ayıramazsınız. Elinizde cep telefonu oldukça kitap ya da fotoğraf makinesi olamayacak haliyle. Eğer elinde hep kalem olmuşlardansanız, yazmaya vakit kalamayacak en kötüsü.
Okumaya, yazmaya, fotoğraf çekmeye, şöyle  çiçeğe, böceğe bakınmaya vakit kalmayacaksa eğer, ben severim o eski halleri. Cep telefonlarının sadece aramak ve aranmak için olduğu günleri. Ben severim internetsiz telefonları o halde. Zamana göz dikip çalmadığından.
Beton gövdeli blok ormanlarının meşesinden çamına, zeytinine ormanları silip süpürüp kırları, tepeleri sitelere dönüştürmesinden beri gözler nasıl susuz ağaca, ağacın baharına, kışına, güzüne. Kuşlardan kurulu senfoni orkestrasına. Gölgeye. İnsanlar kendiliğinden bitivermiş bir çalının, sarmaşığın neşesine nasıl da hasret. Şimdilerin hem de nasıl pahalı, lüks, beton ormanlarının ağaçlı, çalılı eski hallerini severim ben o halde.
Şu sıralar eski çocuklukları özler olduk. Çocuk dediğin,  ilk kez gördüğünü dokunup, koklayıp, sorup öğrenecek. Şimdiki çocuklar dağı, tepeyi televizyon ekranıyla çerçevelenmiş halde sanki bir tablo algısıyla Heidi çizgi filminden öğreniyor. Nerede kaldı ki  bir tepeciğin yamacında oynayıp, çayırların içinde uçuşan kelebeklerin peşinden düşe kalka koşarak öğrensinler.  Kuş deyince tek bildikleri serçe, güvercin, kumru, saksağan kentli çocukların, her yerin aslında artık kente dönüştüğü şimdilerde. Hayvan deyince, sokakta rastladıkları. O da kedi, köpek tek.
Sokakta değil AVM oyun alanlarında oynayan çocuklar nereden bilebilecek ip, file, top, beş taş, mendil, tuğla kırığı, misket ile oynanan oyunları. Ne incir ağacına tırmanabilecek ne de kolayca kırılan kiraz dalından düşecekler.  Hoplamayı, zıplamayı dışarda değil, alt kat komşularının tam tepelerinde yapıyor şimdinin çocukları. Dışarısı tehlike artık çocuklara; komşu, komşuyu tanımazken. O yüzden ben severim işte yan, arka, bitişik ya da yolun öte tarafındaki apartmanlardaki komşuların kapısını çalarak uğruna kitap bile yazılmış o cümleyi hemen her çocuğun kullandığı zamanları;
“Bir maniniz yoksa annemler size gelecek”.
Hepsi hepsi deee… Biri var ki yeri asla hiçbir şey ile hiçbir zaman doldurulamayacak… Ve zaman değirmeninde öğütülemeyecek. Bayramlar…
Şehirlerin koca köylere dönüşmesi, dibi tortulu durgun suların çalkalanmasıyla bulanan sular gibi altüst etti günlük hayatı.  Saygısızlıktan, hoşgörüsüzlükten komşu hatırı bilmemeye kadar insana yakışmadığından dibe iteklenip tortu olmuş uykudaki ne kadar kavram varsa yüzeye çıktı çalkalanan kavanozda. Köylünün yumurtayı bakkaldan aldığı bugünlerde.  Tortu, dipten kurtuldu, berrak sular bulandı yiyeceğinden içeceğine, domatesin kokusundan kırk yıllık hatırlarının artık neredeyse hiç anılmadığı acı kahvelere dek.  Mumla, çırayla aransa da şimdilerde yoklar hanesinde çoğu güzellik. Bir an var ki o da olmasa tümden unutulmuş olacak kavramların en değerlileri… Bayramlar bir can simidi her zaman unutulma denizine düşmüş iyilikler, güzelliklerle dolu kavramlara. İşte o can simidi, bu karmaşa deryasında çok şeyi senede iki kere de olsa hatırlatıyor.  Bu yüzden severim ben eski bayramları. Bayram telaşını.
Bayram öncesi ilkin temizlik başlardı dip köşe. Kıyı bucak. Yıkanmış perdelerden toz sabunun mis gibi lavanta kokusu yayılırdı ortalığa. Ne var ne yoksa örtü niyetine yıkanır, ütülenirdi. En çok anneanneler, babaanneler, dedelerin evlerindeki bayramlar sevilir hala. Zaten bayram büyüklerin evinde başlar, el öpülerek.
Eskilerdeki bayramların anlamı,  Aksaray’ın taş konaklarıyla beyaza boyalı toprak evlerinde yazılıdır.  Arka bahçedeki taş kaideli ocağın üzerine kurulu  bakır kazanda ucu dantelli patiska perdeler kaynayarak yıkanırken tüm sokağa ulak olurdu sabun kokusu, bayram telaşının haberini vermek üzere. Aksaray kadınları, yaşmakları ya da asma yaprağıyla desenlenmiş  ceviz yeşili tülbentlerini çene altından bağlamayıp, uçlarını kulaklarından aşırtarak başları üzerine atıp kollarını sıvarlardı ilk… Bakır kazanın başında kol sıvamak, koşturmacanın ilk gonguydu. Yenecek içeceklerle uğraşmak sonraya kalırdı. Göbeği ille yıldız kesilecek tepsi tepsi baklava börek, tencereler dolusu yaprak sarması, sürahilerce şerbet beklediği kayıt damında  bozulmasın diye.
Ben severim eski bayramların koşturmacasını. İyi ki görmüşüz büyük küçük herkesçe bayram edilen o hakkıyla bayramları.  Yoksa nasıl bilecektik şimdi belki yüzden fazla hane  kapısının girişi olan tek bir cümle kapısından girilip de kimselerin birbirini tanımadığından herkesin mutlak yalnızlık hissettiği blok hayatında ille de “nerede o eski bayramlar” denilen bayramları. Beton soğukluğunun insanları da birbirine soğuk kıldığı şimdilerde. Ben severim o yüzden vaktiyle taştan, tahtadan, topraktan evlerde karşılanmış bayram günlerini.
Ben severim eski bayramların telaşını. Nasıl sevmeyiz, şimdi sosyal medyadan bir notunu gördük diye sevince boğulduğumuz herkesi yüz yüze, bire bir  görecek, seslerini duyacak olmak, uzaktakilerin çıkagelmesi demekti çünkü  eski bayramlar. Bir de cepleri şekerle, kuru siyah üzümünden, iğdesinden, leblebisi cevizine yemişle dolu çocukların hoplaya zıplaya kapı çalarkenki sevinci demekti bayramlar.
Koşturmaca içindeyken görmezden geldiğimiz, vakitsizlikten yakınırken oralı olmadığımız, hayat telaşında yeterince ilgilenemediğimiz her kavramın, hatırlamanın hatırlanmanın uykudan uyanması demektir bayramlar. Ben severim telaşı, eğer ertesi bayramsa.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN