• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 3 Mayıs 2016, Salı 23:16 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:44
Font1 Font2 Font3 Font4
Başkasının yerine düşünen birileri olmak!

 
1961711_696334417094676_6063525792985298728_o
Ayşei Yasemin YÜKSEL
En kolay iş olmalı başkalarının yerine düşünmek. En yan etkisizi hem. Nasıl olsa yerine düşünülen, bir başkası… Yanlış, yalan ya da ayakları yere basmayan şeyler de düşünmüş olsanız zararı size gelmeyecek nasılsa. Bol keseden sözcük de kullanabileceksiniz hem, her kavramın altını üstüne getirerek akıl verirken. İçi bir türlü doldurulamayan kalıpları doldurmuş da taşı gediğine koymuş gibi böbürlenerek. Olunduğu gibi değil; ama görülmek istenildiği gibi görünüyor olmanın rehavetiyle. Bilmiş bilmiş.
Hal hatır sormalar bazen bana en usta laf açma anahtarları gibi gelir. Nasıl olduğunuz sorulduğunda en iyisi “iyiyim” deyip geçiştirmektir. Eğer “fena değilim” de bile kalsanız ipin ucu, oyun oynamak isteyen kedi patilerini andıran bir kavrayışla kavranılıverecektir akıldanelerce.
Bir de hele neden “iyi” olmayıp da “fena değil” olunduğu az çok çıtlatılmaya görülsün. Artık her lafın kozalağı çıt çıt çatlar. Ne akıllar dökülür ortaya, ne akıllar verilir sanki karşıdaki şimdiye dek hiç akıl edememiş gibi. Sanırsınız ki o söylenenleri, verilen salıkları siz hiç düşünmediniz. Hiiiç düşünebilecek biri de değilsiniz sanki! Oysa çoktan düşünmüştünüz; ama işe yaramamış yollar, şimdi sizin yerinize düşünenlerce size öğüt olarak verilmekte.
İçinde bulunulan koşulları bilmeden veryansın edercesine akıl verenleri izlemek, o anki güçlükleri unutturuverir. Hatta sizi öyle bir güldürür ki. Ne tiyatroların ne de sinemanın komedi kategorisine filan sığmaz seyrettiğiniz. Sıkıntılarınızı unutuverir, akıl verenin bu işi ne kadar ciddiye alıp kendini kaptırmış halde öğütler sıralayışına sanki akıl verilen değil de komedi film seyreden biri gibi bakar kalırsınız.
Yerindeyse ve akıl veren de içinde bulunulan şartları enikonu biliyorsa o zaman verilen akıllar gayet ciddiye alınacak bir şeyken tam tersi durumlarda akıldanelerin düştüğü durum, akılsızlıktan öteye gidemiyor. Ancak o an kendilerince dünyanın en seçkin görüşleriyle yol gösterenler, bunun farkında olmadığından o olmasaydı şimdi verilen öğütleri başka kimsecikler ne düşünür ne de bulup buluşturup bir çırpıda söyleyiverirdi havasındadırlar.  Ağır dramdır bu durumlar. Trajediye koşmakta olan.
Kendisi için düşünmekte öyle hiç de başarılı olamayanlar, en çok başkalarına akıl vermeyi sever. Bol keseden, aslını astarını bilmediği, öncesinden habersiz olduğu her konuda verecek salıkları vardır. Öyle akıllıdır ki onlar,  aklın göstergelerinden biri olan önce oturup şöyle bir etraflıca düşünmeyi akıl edemeyecek kadar! Tabii öğüt verirkenki cümleleri de pek afilidir. Güç göstergesi kıvamlı hüküm cümleleridir.  Eğer böyle bir işgüzarın şimdiye dek yapageldiklerini şöyle bir sayıp dökseniz, akıldanenin aklı başından gidecektir deee… Küçük düşürmek istemezsiniz karşıdakini. Şartlar böylelerine bazen öyle söyletir bazen de dinleyenleri böyle güldürür işte.
Bir şey söylemeye ya da bir konudan bahsetmeye görün. Yemez içmez farklı etkileşimleri hiç kaale almaksızın sayıp döker; sırf kendinde olduğunu sandığı aklının ortaya koyabileceği ne var ne yoksa. Ne bir noksan ne bir fazla; her şeyi ama. Oysa siz hiçbir şey istememiştiniz ondan, sadece “nasılsın?” soruna kısaca cevap vermiştiniz, o kadar. Değil akıl almak istemek! Bir “nasılsın?” sorusu, açmaması gereken pek çok kapıyı açabiliyor yani.
Bazen güvendiğiniz birilerine akıl danışmak, tıkanıp kaldığınız yerde gözden kaçırdıklarınızın onun bakış açısıyla nasıl göründüğünü sormak istersiniz. İyi de edilir böyle etmekle. Ancak zaten siz kimlere akıl danışacağınızı, kimlerin aklına güvenebileceğinizi iyi bilirsiniz ihtiyaç duyduğunuzda. Yalnızca nasıl olduğunuzu soran biri, akıl danışılacak biri değildir elbette. Eğer içinden çıkamadığınız bir konuda içinize sinerek akıl danışacak birilerini isteyecek olsanız, onların kim olduğunu en iyi siz bildiğinizden yanlarında olur ve halinizi açardınız zaten.
İstenmeden, sorulmadan size sıralanan öyle çok akıl var ki… Bir kere vermeye kalkmasınlar o akılları, ne onların aklından üstünü vardır artık ne de onlardan daha iyi bileni. Oysa…
Oysa şimdiye kadar neler yaptıklarına şöyle bir bakarsanız akıllarının çapı ortadadır zaten. Hani öyle aman aman sırf kendi bileğinin hakkı, dirseğinin çürüğü, emeği ile kayda değer şeyler yapamamış olsalar da akıl verirken yapamayacakları şey yok gibi görünürler. İnsanların kimisi nasıl da seviyor olmadığı gibi görünmeyi! Çetelesi akıllıca olgulardan çok aklı kullanmamışlıkla dolu, hayatı yanlışların bedelleri ile karmaşaya dönmüşlerin yaklaşımları, gerçeklik duygusu uyandırmaz. Zira kendi gerçekleri ortadadır. Oysa akıl vermeden önce “bana kalırsa” diye başlasa lafa, belki de hiç direşkenlik gösterilmeden dinlenecek.
Sizin yerinize düşünenlere öylesine atmalı tutmalı, dünyanın merkezinde olmalı konuşma cesaretini veren nedir diye merak ettiğinizde de çoklukla bunun cahil cesaretinden kaynaklandığını görürsünüz. Sırf akıl vermeye odaklanmış aklı, verdiği akılların ne denli gerçekçi ve uygunluk taşıdığını düşünemeyecek sığlıktadır. Zira aklı, yalnızca vermek içindir, kullanmak için değil. Davulu, elinde tokmak olan çalabilir yalnızca. Davulu boynunda taşıyan ise sadece hamallık etmekle kalır.
Ya akıl verilenler ne yapar? Kimileri verilenleri tutuyor olabilir. Bu tür deneyimlerin sonu hep “şimdiki aklım olsaydı hiç onun aklına uyar mıydım” olur.
En güvenilen akıl, ortak akıldır diye bilinir. Yani onca yol içinden her aklıselim sahibinin tutturacağı o tek yol. Bazen, herkesten ayrı bir yol tutturmak da yarar işe. Ama hayatın gerçeklerinden ziyade bilimsel deneylerde ya da böylesi konularda işe yarayan bir yoldur o. O zaman, yanlışlıkla hiç düşünülmemiş, hiç tasarlanmamış bir buluş çıkabilir ortaya. Graham Bell’in elektrik akımı çalışması yaparken telefonu bulması gibi.
Bazen bir yeni gelin görürüm. Sıkıntıları vardır. Kocasıyla, kayınvalidesi ile. Onu dinleyen büyüklerin her biri ayrı bir akıl verir. Kimi, “sesini çıkarmamasını” söyler kimi “çatır çatır karşılık vermesini”. Kimisi de “canının kıymetini bilmesini, baştan nasıl alıştırırsa öyle gideceğini, hiç kimseyi umursamayıp bildiğini yapmasını” söyler. Oysa yapılacak tek şey vardır. Onun ne olduğunu da o şartların içinde her gün olan, ortamı en iyi bilen, etkileşimleri en iyi gören yeni gelin bilir tek. Bilmek, yapabilmek değildir her zaman.
Elbette bin bir zahmetle, can yanarak edinilmiş tecrübeleri dinlemek bambaşka bir şey. Tecrübeyi anlatanlar, zaten akıl vermek gibi bir aklı evvelliğe soyunmazlar; dinleyenin akıl yürütmesi ve çıkarımlarda bulunması için anlatırlar yaşadıklarını. Ve eğer tecrübelerini anlatan gerçekten akıllı biriyse, akıl verme yoluna sapmaksızın zaten gün gibi ortada gözüken doğru yola dinleyeni hiç hissettirmeden yönlendirirler.
Hiç mi hiç sorulmadan, işgüzarlıktan mı yoksa akıldaneliğin sevilmesinden mi nedendir durduk yerde durumdan görev çıkarıp akıl vermeye kalkanlar, akıllarının nereye kadar yettiğini akıl etmek akıllığını gösteremeyenlerdir çoklukla.
Cahil cesareti yanında akıl vermeye yüreklendiren bir başka etken de farklı güçleri elinde tutmak olabilir. Diyelim ki maddi güç. Ya da sözü geçenlerden olmak.  İşte orada konuşan da konuşturan da, akıl değildir; başka şeylerdir. Ne demişler;
“Akçe akıl getirir,
Çul yürüyüş öğretir”
Akçe ve çulu olanlarda verecek akıl çokça vardır bu yüzden. İşe yarasın yaramasın. İçi dolu olsun olmasın. Nasreddin Hoca çoktan çözmüştü boş da olsa özgüvenle konuşanları bir konuşturan olduğunu.  Ziyafet sofrasından kalkıp kürkünü almaya evine gittiğinde.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN