• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 10 Ekim 2016, Pazartesi 20:18 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:42
Font1 Font2 Font3 Font4
Başında akbaba bekleyen aç Afrikalı çocuğu anlamak!

349950-3-4-c245e
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Açlık nedir biliyor muyuz? Bilmiyorsak, bir gün aç kalmak bile yetiyor anlamaya. Tümden de aç değil üstelik. Diyelim ki akşam altıyı yalnızca dört bisküvi ile getirmek… Açlığın sözlükteki tanımının çok yetersiz olduğunun gönülsüz deneyi bu. Ve öyle bir açıklayıcı, öğretici, yaşatarak anlatıcı bir deney ki. Açlık, elinizin uzanabileceği hiçbir şey yokken boş mide ile beklemek demek…
Sabah  yedi buçuk, pek çok kişi için kahvaltı edilemeyecek kadar erken bir saat. Bu yüzden evden kahvaltısız çıkılır. Mideler almaz çünkü o saatte bir lokma dahi.
Ancak o gün kendi odanıza, kendi masanıza ya da okulunuza gitmiyorsanız… Ya da bilmediği yerlerden yiyemeyenlerdenseniz… O zaman yanınızda azık olmalı. Akıllıcası bu aç kalmamak için. Ama azık da yoksa beraberinizde… İşte o zaman birbirini zincirleme izleyen  olasılıklar karşınıza gerçekleşmiş olarak çıkarsa açlıkla sınavınız vardır. Bu sınavda söylenmekten yeğ olanı açlık çekenlerin bunu her gün yaşadığını akıl edebilmektir. İşte açlıkla sınav o zaman tıka basa karın doyuran bir ders olacaktır. Hiç unutulmayacak.
Metropolün ortasında, sağınız solunuz insanla doluyken aç kalmayı akıl dahi edemezsiniz. Ancak başa gelenlerin çoğu, akla gelmeyenler değil midir? O yüzden denmemiş midir “kim derdi ki böyle olacak diye?”
Aç olarak evden çıkmak, yollar büfeyle dolu olsa, kafeler gırla gitse de doyacağınız anlamına gelmiyor. Doymak gerçekten sıkı bir kavga. İlk aşaması doymanın bedelini kazanma yani ekmek kavgası. Yani doymanın karşılığında ödeme yapabilme gücü.
Anlatmak istediğim olgu, ikinci aşama. Birinci aşama gerçekleşti. Sorun yok bu konuda. Ama paranızla aç kalabilirsiniz. Ve hatta toplanan yemek artıklı tabaklar gözünüze iliştiğinde tok insanların halinden anlarsınız da aç karnınızla, karşılaştığınızda selamlarına karşılık verirken onlar sizin açlığınızdan anlamazlar. Çünkü tokturlar.
Anlamazlar çünkü olacak şey midir hiç şehrin göbeğinde aç kalmak. Nereden akıllarına gelsin böyle bir hiç olmayacak şey. Haklıdırlar. Söyleseniz eminim bir müddet duraksarlar ve doğruyu anlayıp anlamadıklarını sınamak için “neee?” diye üstelerler ki işittikleri şey gerçek mi yoksa yanlış anlama mı. Gözleri fal taşı gibi büyüyecektir aç kalmış olduğunuzu duyunca. Çünkü ülkede kıtlık yoktur şükürler olsun ki. Evden gelmektesinizdir üstelik yoldan filan değil. Bir metropoldesinizdir. Şaka yaptığınızı düşünürler en iyi ihtimalle.
Aç kalmanın anlamını çok yakında öğrendim. Gün boyu aç kalarak. Çölde, sel felaketine uğramış, toprak kayması olmuş, kıtlık yaşayan  yerlerde değil. Ankara’nın göbeğinde.
Sabah yedi buçuk dedi mi evden çıkanların çoğu dediğim gibi kahvaltısızdır. O saatte mideleri bir şey almaz.  Benim gibi.
O gün, her zaman gideceğiniz yere değil de başka bir ortamadır yolunuz. Ve bloke edilmiş saatler içinde olmak zorundasınızdır orada hatırlı bir kalabalıkla. Molalarda dışarı çıkıp kahve içebilirsiniz. Ya da çay.  Sabah amfiye girmeden önce bu vesile ile görme fırsatı yakaladığınız başka kentlerdeki arkadaşlarınızla oturduğunuz masadaki bisküvilerden kahvenizle dört tane yemişseniz artık o akşam yediye dek öğününüz olacaktır, henüz bilmeseniz de.
Öğle yemeği saati bellidir, malum. Bulunduğunuz ortamdaki yemek kapasitesi, içinde olduğunuz kalabalığı karşılayacak yeterlilikte değildir. Bunca kalabalığı kaldıramaz kazandakiler. Bir, iki hatta on kişi değil ki kaldırabilsin. Dolayısı ile yemek kartını taşıdığınız her zamanki ortamınıza dönmeniz gerekecektir. Zaten büyük kalabalık birkaç gündür  ne görüşecekse halletmiş ve bu öğlene bir şey kalmamıştır.
Öğle tatilinin bitmesine kırk dakika kala kendi ortamınıza geldiğinizde yanınızda katık, azık bir şey olmadığı için ya civardaki okulların etrafındaki büfelere bakacaksınızdır ya da kartınız olmasa da yemekhaneden bedeli karşılığında yemek yiyeceksinizdir. Yemekhanenin yemekleri, herkesçe  beğenilmektedir. Çeşidi de çoktur. Salatasından meyvesine verilmektedir. Bunlar bile yeter aslında akşama dek idare etmek için. Ama mideniz henüz kahvaltı bile etmediğinden sıcak bir şeyler  istemektedir. Hem her yağı yiyemediğinizden hadi dokunursa diye yemekhane seçeneğini atlarsınız.
Yemek filan seçmezsiniz. Hatta sebzeyi başka her şeye tercih edersiniz de civardaki büfeler bunu bilmez. Oralarda Ülkemizin başlıca ayaküstü atıştırmalığı olan gözleme değil de onca trafiğin aktığı,   tepesinde üst geçit bulunan büfelerdeki egzoza bulanmış, konan kalkan sinek sayısı belli olmayan pembe pembe salamlı, sosisli sandviçler vardır. Öğrencilerin sağlıklı beslenme kaygısı yok anlaşılan. Zaten çoğunun sağlıklı beslenmeyi düşünecek hali de yok ya… Gözleme filan gibi içinde en azından lor olan şeyler değil de salam, sosis yemekteler besbelli. Oysa siz böyle şeylere el sürmezsiniz. Büfeler her açlığı karşılayacak halde değiller yani.
Aklınıza hemen köprünün ayağındaki kafe gelir. Oraya seğirtmek,  kalan tek seçenektir. Kafede mutlaka akşama kadar idare edecek ayaküstü bir şeyler var umarsınız. En azından gözleme. Öğle tatilinin bitmesine yarım saat  kala.
Köfte, kebap çıkarmazlar mı kafedekiler mönü diye. Bunlar zaman alır hem et konusunda titizsinizdir. İyi de kafede neden mesela şöyle pazılı, karışık otlu gözleme olmaz ki. Ne oldu bizim ninelerimizin ninelerinin nice ninelerinin ta kaç asırdır yapageldiği gözlemeye. Pembe salamlara mı yenildi gözlememiz? Ya da yufka açmasını bilen kadınlara iş fırsatı doğacakken bu kapılar yüzlerine mi kapandı farkında olmadan?
Dönüş yolunda arkadaşınıza rastlarsınız. Ona yakınlarda bir gözlemeci bilip bilmediğini sorarsınız. Birden bir gülme tutar arkadaşınızı. Az çok anlamışınızdır neye güldüğünü ve karşılıklı gülmeye koyulursunuz  her ikinizin de içinde bulunduğu aynı hale. Yalnız değilsinizdir açlıkta yani.
Neyse gülmesi geçince arkadaşınız çantasını açar. Küçücük bir poşet çıkarır. Beş, en fazla beş zeytin vardır içinde. Bir de alüminyum kaplı üçgen  peynir. Üniversite girişindeki simitçi, öğle tatilinde  yemeleri için öğrencilere satmaktadır bu katığı. Saatinize bakarsınız. O simitçiye gitmeye bile vaktiniz kalmamıştır kaldı ki dönmeye vaktiniz olsun.
Şu sıralar yemekhane dışında yemek ve atıştırmalık edineceğiniz bir imkanınız olmadığından arkadaşlarınızda bir şey olsa bile saat dörtte ille mideleri için, şekerleri için, ya da sırf acıktıkları için onları sakladıklarını bildiğinizden  onlara da bir şey  söylemezsiniz. Zaten akşam yakındır. Dört buçuk saat kalmıştır şunun şurasında çıkmaya. Dönüş yolu sabahki kadar uzun değildir, bir saat tutmaz Allah’tan.
Ve eve gelince ilk işiniz asla  ilkten karnınızı doyurmak olmaz. Gözle başlarsınız ilk. Dolabı açıp ne varsa uzun uzun  bakarak. Peynir paketine, zeytin kavanozuna hatta salça kavanozuna. Öyle bir bakılıyor ki  öğleden sonra aklınızdan hiç çıkmayan  hani başında akbabanın beklediği, yüzü gözü sinek içindeki, yere çömelip kalmış  açlıktan  kadidi çıkmış Afrikalı çocuğu bir kez daha hatırlıyorsunuz. Onu anlıyorsunuz o an. Ve hem üzerinde her şeyin yetişip bittiği Ülkenizin toprak, bitki, tabiat zenginliğinden hem de kendi sahip olduklarınızdan büyük memnuniyet duyuyorsunuz henüz tek bir lokma tatmadan.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN