RÖPORTAJLAR
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
  • Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
    Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
  • “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
    “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
    Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
  • METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ
    METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ

Aya Sophia Mabedinden “Ayasofya Camii”ne
Eklenme Tarihi: 7 Eylül 2018, Cuma 06:12 - Son Güncelleme: 7 Eylül 2018 Cuma, 06:12
Font1 Font2 Font3 Font4



Aya Sophia Mabedinden “Ayasofya Camii”ne
Ayasofya… Nam-ı diğer “Aya Sophia.” Binaya ilk kurulduğunda bu ad verilmiş. Sözlük maâası “Kutsal Bilgelik” ya da “Kudsi Marifet”…

Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından MS 532-537 yılları arasında İstanbul'un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş.

 

Bazilika planlı bir patrik katedrali olan Ayasofya, 1453 yılında İstanbul'un “İslambol” ya da “gülzar” olmasından sonra, Fatih Sultan Mehmed tarafından camiye ya da “asliyetine” çevrilmiştir. 1935 yılından beri ise ezana hasret şekilde ve “mahzun” olarak müze hizmeti vermekte.

 

6. yüzyılın ünlü mimarlarından Milet'li İsidoros ve Tralles'li Anthemius'un idare ettiği Ayasofya inşaatında yaklaşık 10.000 işçini çalıştığı ve Jüstinyen'in bu iş için büyük bir servet harcadığı bilinir. Binanın bir özelliği yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olması.

 

1453’de camiye dönüştürüldükten sonra Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmed’in gösterdiği hoşgorü ve dini hassasiyete bakın ki mozaiklerinden insan figürlerini ihtiva edenleri tahrip etmemiş, etmeyenleri ise olduğu gibi bırakmıştır. Bu yüzden de Fetih günü şükür namazı camiin içinde değil, bahçesinde kılınmıştır.

 

Mozaikler yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler bu sayede fıtri ve sun’i tahribattan kurtulabilmiştir.

 

Cami asliyetinden çıkarılıp müzeye inkılap ettirilirken sıvaların bir kısmı kazınmış ve mozaikler yine açığa çıkarılmıştır. Günümüzde görülen Ayasofya binası aslında aynı yere üçüncü defa inşa edilen kilise olduğundan Üçüncü Ayasofya olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır.

 

Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde birçok kez yıkılmış, Mimar Sinan’ın binaya istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir. Ecdadın harika vefasına bakın ki Latin’ler yani Papalık’ın idare ettiği ordular “Ayasofya”yı iki defa yakıp yıkarken, “Selimiye”nin mimarı Sinan ise “istinad duvarları”nı ilave ederek üçüncü binanın da “zaman sel dolapları”nın darbesiyle yıkılmasına mani olmuştur.

 

“Ayasofya”nın bina edilişindeki niyet de şuydu elbet. Kâbe, Arap yarımadasında Mekke’nin medar-ı fahri idi. Bütün Ortadoğu için mühim bir ziyaret mekânı olup, Araplara itibar ve ekonomik fayda kazandırıyordu.

 

Fiziki yapı olarak en büyük mabed ise Hz. Süleyman'ın (as) inşa ettirdiği Mescid-i Aksa. Doğu Roma İmparatoru Justinianus, hem Doğu Roma İmparatorluğunun güç ve ihtişamını, hem de Hıristiyanlığın diğer dinlere karşı -güya- üstünlüğünü gösterebilmek maksadıyla, Hz. Meryem'e hediye edilmek üzere, Hz. Süleyman'ın mabedinden daha büyük bir mabed yaptırmaya karar verir.

 

Bu gaye ile üçüncü defa, Ayasofya’nın inşaatına 532'de başlanır ve 537 yılında tamamlanır. İnşaatı tamamlandığında Ayasofya, fiziki yapı olarak dünyanın en büyük ve en ihtişamlı mabedi olur. Açılış merasiminde Mesih'i memnun ettiklerine inanan halk çılgınca sevinç gösterileri yaparken, İmparator ortaya koyduğu bu muhteşem eserden olabildiğince gururludur. Adeta saltanatının Süleyman Peygamberin saltanatından bile güçlü ve ihtişamlı olduğunu haykırarak ; “Ey Süleyman seni geçtim!” diye bağırmıştır.

 

Ayasofyanın maziden sada getiren muhteşem binasını ilk gördüğümde on üçündeydim ve -o zamanki yapısıyla- ortaokulu yeni bitirmiş, yurtdışında bulunan ailemin yanına gitmek için Anadolu’nun masum sahasından İstanbul vahasına düşmüştüm: yanımda refakatçimle elbet , babamın bir küçüğü amcam.

 

Yüreğimde bin bir hissin desteklediğ malumatla asıl seyrim ise bir başka yaz günündeydi ve yanımda bir arkadaş vardı. Üniversite imtihanına Gaziantep’te girmiş, güzide ülkemin çeşitli yerlerine uğrayıp oralardaki “nurani” mekân ve zatları ziyaretten sonra varmıştık  “Dünya Cenneti şehir” buyurulan mekâna.

 

Daha boğazın “suları kaynattığı”nı, Çamlıca'da “göklerin derinliğinin yerde“ olduğunu bilmiyordum ama baş kısmında kûfi yazıyla “besmele” levhasının bulunduğu –o vakitler; 12 Eylül’de kaldırıldı galiba- Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken içimden geçenleri bugün gibi hatırlıyorum. “Keşke Üniversite’yi bu şehirde okusaydım” diye hasret dokudu içim.

***

“Bu bir ma’bed değil ma’buda yükselmiş ibadettir.
Bu bir manzar değil, didara vasıl mevkib-i enzar.”

 

mısralarıyla ilk defa tanışınca aklıma –nedense- Fatih Camii değil de Ayasofya geldi. Çünkü o vakit ezan seslerinden ve şimdi de secde edenlere  hicranından  mahzun mabedin, Fetih Ordusu’nun  “kılIçlarının yadigârı”,  sadece İstanbul’un değil  bütün Anadolu’nun da mührü bir binaydı.

 

Akla gelebilir elbet; Ayasofya’yı kuranlar hakiki mânada İsevi (Nasrani) olmadıklarına göre, bu mabed  nasıl  “mabuda yükselmiş ibadet” diye tavsif edilebilir? 

 

Bize göre,  Ayasofya’nın – bir nevi- suru hükmünde olan İstanbul’un fethindeki temel  saik, Osmanlı’nın imanından kopan “cihad ruhu”dur.  Osmanlı’nın kuruluşundan tutun da, akın ve fetihlerinde hep Hristiyan  Batı üzerine gitmesi, birkaç defa İstanbul’u muhasara etmesi  Allah Resulü (sav)in o meşhur hadisini tahakkuk ettirmek içindir.

 

Bu  ideal ile yapılan muhasaralardan birinin de beylikler devrinden biraz önce bağımsız kalan İzmirli Çaka Bey tarafından yapıldığını bir nümune-i şükran olarak belirtmeden geçemeyeceğim.

 

Hemşehrim ve dostuma bu izahları yaparken  fakülte birinci sınıftaydım. Üniversite  “sınavına” hazırlanmak için  bir yıl misafirimiz olan hemşehrimi açmamamıştı Ayasofya.  O, devamlı  Fatih Camii ve türbesini merak ediyor; “Üstadımızın ziyaret mahalli o yerlere gitmek boyun borcumuz" diyordu.

 

Gülerek cevapladım onu:
“Üstad’ın  Ayasofya’da  da hutbe verdiğini de unutuyorsun galiba…”

 

Yine de  dediğini yapmış, Fatih Camii’nin ruhani iklimine atmıştık kendimizi.  Camiin o muhteşem kubbesini seyrederken, avlusundaki çınar altında genç nesilden bir “sabi” ile sohbet eden Üstad’ın resmini ve Fatih türbesinde Fatiha okurken  habersizce çekilen fotoğrafı gözümüz önüne geliyordu.

 

Zamanın manevi fatihi olduğunu bilenlere hüsn-ü misal teşkilindeydi; zahir. İstikbalin “heyet-i nuranisi” ve “mübarekler heyeti”nin “mümessili” olanlara da “pişdar” olduğunu isbattaydı; aşikar.

***

“Sen ki burçlara sancak olacak kumaştasın,
 Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.”

 

Arif Nihad’ın mısralarını nedense hep eksik bulmuşumdur, şimdi de öyle hissediyorum.

 

Fethin en büyük nişanesi, Fatih Ordusu’nun “kılıç hakkı” olarak camiye, yani “asliyetine” tebdil edilen Ayasofya’dır. Çünkü tam İsevi olmasalar da ilk yapıldığında “tevhid ehli”  ellerce bina edildiğinden, “teslis” itikad-ı küfriyesinin devam ettiği bir mekân olarak bırakılması, ilk banilerine ihanet  mânasına gelirdi.

 

Orası  “teslisin nişanesi haç’ın sembolü olarak” değil, Asr-ı Saadet’ten beri tevhidin sembolü olan hilal ile sarınmalı, karanlıkları yırtıp  güneşten aldığı ışığı aksettirmeliydi bizlere.

 

 Demek ki İstanbul’u fethetmekten murat “Ayasofya’yı asliyetine çevirmek” olmalıydı ki  bu mısralar  “Fatih’in Ayasofya’yı açtığı – fethettiği- yaştasın.” olmalıydı.

***

Ayasofya Camii’nin camiye tebdili İslami bir emirden ziyade temsili  kıymete haiz bir gelişme. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) övgüsüne mazhar olabilmek ümidi ile bütün mü'minlerin gönlünde bir sevda haline gelen “Konstantiniyye'nin” fethedilerek “İstanbul” yapılışının beratı ve tapu senedidir.

 

Konstantiniyye’nin fethiyle alakalı Hadis-i Şerifi (evkamekal) hatırlayalım: “Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden emir ne güzel emirdir, onu fetheden asker ne güzel askerdir.”

 

Tarihi şöyle bir araştırdığınızda hadis müfessirleri  “konstantinopol” şehrinden (Konstantinin şehri) muradın önce Dımeşk (bugünkü Şam) olduğunu, hadiselerin göstermesiyle de asıl zahiri adının Konsantiniyye olan İstanbul olduğu, Fatih’in İstanbul sonrası yıllarında ve Kanuni’de ise “Kızıl Elma” mânasındaki “Konsantinepol”un “Roma olduğu görülecektir.

 

Hadisteki şehir adı mutlak bir has isim değil, şehrin sıfatı olduğu kanaatı bende  ağırlık kazanıyor.
Zira usul-i hadis alimleri bir hadisin “en sahih” olduğunu anlamanın bir yolunun da Sahabe-i Kiram, Umumi yer isimleri dışında adet, kat’i tarih ve has isim verilip verilmemesine bakılması gerektiğini beyan ediyorlar.

 

Ayasofya bir bayraktır. Camiye tebdili ve müzelikten çıkarılması bu açıdan mühimdir. İman-küfür/Hilal-Haç mücadelesinde imanın küfre, Hilalin Haça galibiyetinin tescilidir. Ayasofya Camii'nin maruz bırakıldığı mahzun, boynu bükük ve hüzünlü hâl, yalnız Türkiye'de değil bütün Âlem-i İslam'da hamiyetperver, şuurlu mü'minlerin yüreklerini dağlamış ve gönüllerini ızdıraplar içerisinde bırakmıştır.

 

Ayasofya Camii hakkında hassasiyeti zirvede olan Müceddid-i Zaman  Bediüzzaman Hazretleri de  Ayasofya Camii hakkındaki gelişmelerle yakından alakalıdır. Ayasofya Camii üzerinde oynanan oyunlardan, ibadete kapatılmasından ve müzeye çevrilmesinden son derece rahatsızdır.

 

Devrin hakim güçlerinin ve yöneticilerin “Sen bizi sevmiyorsun, sen bize muhalifsin, sen bizim ilkelerimizi benimsemiyorsun, sen bize müracaat etmiyorsun, sen bizi adam yerine koymuyorsun, sen bize minnet duymuyorsun, zillet göstermiyorsun…”  şeklindeki ithamlarına karşı şu manidar cevabı verir:


“… Kahraman bir milletin ebedi bir medar-ı şerefi ve Kur’an ve cihad hizmetinde dünyada bir pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılıçlarının pek büyük ve antika bir yadigârı olan Ayasofya camiini puthaneye ve meşihat dairesini kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olmasına imkân var mıdır?“ (Şualar/Ondördüncü Şua)

 

Bediüzzaman'ın muhataplarına verdiği cevap bir ışık tayfı gibi muhteşem değil midir?  Ayasofya Camiine ilave ettiği muhteşem sıfatlar, onun Ayasofya camii sevgisinin ne kadar yüce ve muazzam olduğunu göstermektir. Ayasofya camiini “puthaneye” çevirenleri sevmediğini ilan ediş şekli ve kullandığı üslup, onun Ayasofya Camiinin ibadete kapatılarak müzeye çevrilmesinden ne kadar çok müteessir olduğunu göstermektedir.

 

Bediüzzaman, Menderes ve arkadaşlarına Ezanı aslına çevirmekle büyük güç kazandırdıklarını belirterek; Ayasofya`yı ibadete açmalarını ve Risale-i Nurun neşrini Resmen serbest bırakmalarını da tavsiye eder:

 

“Ezan-ı Muhammedînin (a.s.m.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi; Ayasofya'yı, beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmek ve halen İslâmda çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâmın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, yirmi sekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraatine karar verdikleri Risale-i Nur'un resmen serbestîsini dindar Demokratlar (Buradaki bir sıfat değil has isimdir. Türkçe imla kaidelerini bilen herkes büyük harfle başlayan bir kelimenin sıfat değil, has isim olduğunu hemen anlar. Bu isim de Menderes Liderliğindeki ve 1960 darbesiyle kapatılan, yani mazide kalmış DP’dir.) ilân etmeli ve bu yaraya bir nevi merhem vurmalıdırlar. O vakit âlem-i İslâm'ın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimane kabahatları onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki saat baktım ve bunu yazdım.” (Emirdağ Lahikası)

 

Bediüzzaman, “Ayasofya'yı müzahrefattan temizleyip ibadet mahalli yapmanın” bazı Hıristiyan devletleri de memnun edeceğini belirtmektedir. Çünkü Ayasofya bir ibadethane olarak inşa edilmiştir. Samimi bazı Hıristiyanlar da Ayasofya'nın müze olmaktansa, cami olarak kalmasını ve ibadethane/mabet kimliğinin korunmasını daha doğru bulmaktadır. (Emirdağ lahikası S. 624)

 

Bediüzzaman, 30 senedir siyaseti terk ettiği halde, Ayasofya`nın ibadete açılması meselesinin hatırına dönemim İçişleri Bakanı Namık Gedik'i görmek için Ankara`ya geldiğini söylemektedir. Ankara da bulunduğu sırada Ayasofya Camii'nin ibadete açılması için Hükümet nezdinde bazı teşebbüslerde bulunur. Başbakan ve bazı bakanlara mektuplar yazarak Ayasofya'yı ibadete açmalarını ister.

 

Bundan sonrada, her vesile ile Ayasofya'nın ibadete açılmasını dile getirir. Talebesi Bayram Yüksel’i, Ankara'da bulunan Mustafa sungur ve Ceylan Çalışkan’ın yanına gönderen Bediüzzaman, Bayram Yüksel’le  DP Afyon Milletvekili Gazi Yiğitbaşı'na bir mektup gönderir ve Ayasofya'nın açılışı için çalışma yapmalarını söyler.

 

Bediüzzaman'ın yaşayan talebelerinden Mehmet Fırıncı , hatıralarında Bediüzzaman’ın İstanbul'un fethi hâdisesini çok önemsediğini, birlikte Fethin 500. yılını kutlama törenlerini izlemeye gittiklerini ve Üstadın Fetih kutlamalarından çok keyif aldığını anlatmaktadır.

 

“Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılabatı içerisinde en yüksek gür sada islamın sadası olacaktır” diyerek en olumsuz şartlarda bile umutsuzluğa düşmeyerek, çevresine sürekli olarak ümitvar olunmasını telkin eden Bediüzzaman, Ayasofya Camii'nin tekrar ibadete açılarak asli konumuna kavuşturulacağı müjdesini vermiştir.

 

Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Selahaddin Çelebi, Ayasofya Camii ile ilgili hatırasını şöyle anlatmaktadır:

 

“Üstad'ı ziyaretimin birinde Ayasofya hakkında ki düşüncelerini sormuştum. Keçeli keçeli diye güldü. Sonra birden ciddileşerek “Ayasofya Hıristiyanlığın İslamiyet'e devir ve tesliminin bir abidesidir. Bunun için kilise iken cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir.” dedi.

 

Mehmet Nuri Bingöl


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!