• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 14 Temmuz 2016, Perşembe 23:33 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:43
Font1 Font2 Font3 Font4
Aşk; Soluksuz Duygu

1797537_975302375832756_6567765346517095443_n
Ayşei Yasemin YÜKSEL  
“Ve”  artı  “ile”nin kavgalı olduğu o kavramı hiç yazmamışım. Nedense?
Yazmamışım gerçekten. Elimden aşka dair yazı çıkmamış hiç. Sağdan soldan duymuşlukla, dizelerden okumuşlukla kalmışım; ama duyurmamışım. Bu, belki de herkesçe yazılan vazgeçilmez konuyu herkese bırakmak istememden. Yazılmayan konulara, kavramlara  yatkın benim sözcüklerim. Ama bir de aşk olsun bunca yazımın yanında istedim artık. Aşk diye inleyenleri, aşka inanmayanları, aşk acısı çekenleri, aşk şiiri okuyanları hiçe saymak olmasın diye. Yazayım o zaman bir aşk yazısı. Artık ne çıkarsa elimden. Belki bilinenlere benzemeyecek; ama bilinip de göz ardı edilenlerin sudaki yangınında gezinecek.
Aşk… Kaç türlüsü olan bir duygu… Annenin evladına, herkesin toprağına, vatanına, bülbülün güle, delişmen bir kalbin on dördündeki ilk vurgununa, bir kalbin başka biri için atmasına  dek aşk… Birazdan dökülecek satırlarıma. Gonca kırmızısı renkte.
Aşk, şiirin besini, şairin ahı, yazarın sermayesi. Çekenin inleye inleye katlanıp da vazgeçemediği yürek sızısı. Aşk olmazsa diziler yavan, filmler kuru, romanlar çöl. O çöller ki Mecnun’un her rüzgârda bir yere savrulduğu kum tanelerinden sözcükler.
Mecnun, en bildiğimiz âşıklardan. Leyla’yı sever. Leyla da onu. Bir kültürün aşkı nasıl andığı ve yaklaştığının da öyküsüdür Leyla ile Mecnun’un aşkı. Ben bu aşkta en çok Leyla’nın  adının önce söylenmesinden hoşlanırım. Kerem ile Aslı ve Ferhat ile Şirin’de böyle olmasa da.
Hüzünlü mü demeli, çileli mi bir garip aşktır onlarınki. Unutulmaz aşkların sonları nedense hep kavuşamamaktır. Mutlu sonla biten aşklarsa, çölde sürünmediğinden çöl sıcağı yakıcılığında olamazlar. Bu aşktan Mevlana da bahseder;
“Leylayı seven Mecnun benzemez elbet bana,
Ben aşıkım a dostlar, Leyla’yı Yaradan’a”.
İki aşkı da içerir bu iki dize. Leyla’ya aşkı ve Leyla’yı Yaradan’a aşkı. Dedik ya aşk… Ama hangi aşk! On yedisindeki mi,  bir yüreğin başka bir yüreğe yönelişi mi, doğa aşkı mı, sanata tutku mu, vatan aşkı mı, evlat sevgisi mi, paraya pula, güce  aşk mı? Hangisi?
Aşk, iki kişilik malum. Ve hikâyeleri o iki kişinin adıyla anılır. Leyla ile Mecnun da olduğu gibi. Bizim topraklarımızdaki böylesi unutulmaz aşk öykülerinde kahramanların adları “ile” bağlacı ile birleşirken yabancılarınki “ve” ile birleşmekte. “Romeo ve Juliet” mesela. Bunun ciddi ciddi tartışıldığına orada burada rastlıyorum. Bakışlar farklı. Aşka bile. Kuzeyde, güneyde, doğuda, batıda.  Yürek, her yerde aynı heyecanda aşka düştüğünde ama. Yürek, aşkın evi. Ve aşk, yüreğin depreşen her duygusu. Suyu da, koru da. Havası da, efkârı da. Yürek mi? Kâh yanardağ kâh yerinden fırlayacak bir çaresiz çoklukla.
Ask, iyi güzel de… Hakkıyla olursa güzel ama. Aşk diye dört elle sarılınanın çoğu, hastalıklı duygular aslında. Öyle ki kalıplaşmış bir cümlesi bile var bu hastalığın; “ya benimsin ya toprağın”. Aşk buysa, hiç olmasın daha iyi o zaman. Böyle bir şey aşk filan olamaz. Olsa olsa ağır bir hastalık olur; ruhu, kalbi, aklı ele geçirmiş.
Kimisi öldüresiye kıskanmayı aşk sanır; kıskanılan da kıskanılmadıkça sevilmediğine inanır. Oysa iki kişilik aşkta iki kişi de akıllıysa, yüreklerini hissettikleri kadar beyinlerini de hissediyorlarsa kişilerin farklı olduklarını, tatlardan kokulara, çiçeklerden renklere, şarkılara apayrı zevkleri olduğunu bilecek ve kendilerini geliştirirken birbirlerini de geliştirip aşk denilen aradaki bağı, tohumdan fideye, fideden ağaca ağaçtan anıt ağaç olmaya sulayıp esirgeyeceklerdir.
Tohum, fide, ağaç, anıt ağaç olmaya bir yolculuk öyleyse aşk. Yani aşk, şekilden şekle girecek o zaman… Tabii girecek, çünkü insanlar yaş aldıkça, yaşadıklarından öğrendikçe bakışları da değişecek her şeye. Bunu kabul edebilecek olgunlukta olmalı o halde aşkın yolcuları ki buna saygı deniliyor. Yani aşk, ulu bir çınara dönüşmüş olsa da saygı ile sulanmadıkça o çınar yaşayamaz.
Hastalıklı duygulara aşk denilmesi aşka haksızlık olabilir belki; ama asıl hastalıklı duygu besleyenlerin o duygularını yönelttikleri insanların hali… Sevilmek iyi güzel de, hastalıklı bir güya sevilmekse? Olsa olsa büyük bir tehlikedir bu, tehdittir. O zaman sevmeyi bilmek mi gerekmekte? Evet, öyle olmalı. Sevmek, yolu hiçbir zaman incitmeye, çıkmaz sapaklara sarmayan açık bir yol olmalı o halde. Sevmek adına sevimsiz şeyler yapmak, aşk filan değildir, ağır hastalıktır. Yanlış bir kültürün kör kuyularıdır.
Sevmek; ama neyi? Kaşı gözü mü tek? Ki doğunun aşk şiirleri ille bunlar üzeredir. Kaşı keman ya da yay, gözü ahu olmalıdır sevgilinin; boyu da servi ille. Yani insanlar kaş, göz ve boy mudur tek? Böyle kabullenenler olabilir; ama çok yanlış bir yaklaşım bu.
Okula başlamamıştım henüz. Aksaray’da idik. Somuncular’ın dönümlerce bahçesinde oynardık hep. Yine demirden koca bahçe kapısını itekleye itekleye zorla açmıştım. Bahçede benim yaşlarımda bir kız vardı. Kısa kesildiğinden kabarmış öyle gür kestane rengi saçları çok yakışmıştı. Giysisi özenli. Güzel görünüyordu yani akranım kız.
Kimler vardı yanımda çocuk olarak, hatırlamıyorum. Zaten sokak çocuk dolu olduğundan şimdi hiçbirinin ne adı ne de yüzü aklımda kalmadı. İşte onlardan biri, kıza bir şey sordu. Kız garip tavırlarla öylesine bozuk konuştu ki belki de insanlar hakkındaki ilk çıkarımım o gün o kız sayesinde oldu. İnsanlar, ağızlarını açana dek güzel gözükebilir. Ağızlarını açınca daha da güzelleşebilirler ya da o güzellikle uzak yakın alakaları kalmayabilir. Ağzı açmak, güzelliğe ya da tam tersine açılan kapıdır çoğu kez. Yani boy pos yetmez…
Aşk sözcüğü, sanırım en meşakkatli kavramın en romantik ses dizimiyle albeniye bürünüşü. Acısı belki de en uzun olan hissin kendisinden korkulmaması için kısacık bir heceye sığışı. Çok büyüleyici gözüküp de kimileyin içine düşüldüğünde en çıkılmaz labirent. Sadece insana değil maddisinden manevisine çok şeye hissedilen bir kavram hem.  Dünyanın ay ışığından gün ışığına aydınlanan yarı kürelerinden, sıcak ikliminden soğuk ilkime, gözleri renk renk, biçim biçiminden, tenleri açıklı koyulu olanına hissedilen yangı.  İlle üzerine şiirler yazılan, ille her toplumun “ile” ya da “ve” ile bağlanmış iki adda simgeleşmiş bir öyküsü olan bir kavram. Ve bazen bana öyle geliyor ki bu kısacık, üç harfli tek heceli diye bilinen sözcüğe âşık aslında çoğu kişiler. Diyelim ki bahar yelinde, çiçekler uyanırken yeni yetmeler… Diyelim ki aslında belki de sırf sevgisiz büyüdüğünden sevilmek istediği için sevdiğini sananlar.
Aşk, içinden çıkılmaz bir kavram. Gerçek aşk, hastalıklı olamaz; ama belki ince hastalığa tutturur seveni. Kan kırmızı olabilir; ama elleri kana bulamaz. Dahası yok!


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN