• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 13 Aralık 2016, Salı 21:03 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:39
Font1 Font2 Font3 Font4
AKREP ve ATEŞ

akrep-burcu
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Nemli, sıcak yerlerdeki bir taş yerinden oynatıldığında altından beklenmedik bir iğne kendini gösteriverir. O kapkara, boğum boğum şey, bir akreptir.
Bir akrebin iğnesinden boşalan zehirle canı yananlar da olmuştur can vererek canları yakanlar da. Sevilmeyen şeyler “akrep gibi” tanımlamasına maruz kalmış bu yüzden. Zehirli hiçbir şey sevilmez. Akrebin sevilmediği de malum.
Öyle bir canlı ki akrep,  zehri canlara mal oluyor; ama kendisi her türlü şartta hayatta kalmakta fazlasıyla dirençli. Dondurulup iki hafta buzdolabında bekletilmiş akrep dolaptan çıktıktan sonra hala yaşamaktaymış. Radyasyondan etkilenmezlermiş. Bir yıl aç susuz yaşayabilir, kopan parçaları yerine gelebilirmiş. Yani bir kez altına yuvalandıkları taşlar yerinden oynamaya görsünler… Zehirlemeye başlayacakları anın geldiğini haber veren çalar saatlerdir işte o yerinden oynamış taşlar.
Sonuçta tabiatı öyle yaratılmış bir canlı akrep. İnsan öyle değil ama. Yine de an olur insanlar akrepleşebilir. Zarar verir. İyilikten kopup kötüyü yeğleyebilir… Güzele ve güzelliklere kalkan zehirli iğnelere dönüşebilirler zaman içinde.
Ne imece usulü kaldı şimdilerde yardımlaşmanın taçlandığı, ne oklavasını kapan kışlık yufka ekmek yapımında komşusuna yardıma koşmakta.  Ardından nasıl da şenlikler yapılan bağ bozumları çoktan bitti.  Ne sokağa çıkınca falanca emminin filancaların torununa sormuk şeker  alıp başını okşayarak sevindirdiği günleri solumaktayız ne de sokakta oynayan çocukların  başına bir hal gelmeyecek olmasından eminiz artık. Kapıların kilitlenmeyip, komşu malını kendi malımızdan önce tuttuğumuz, temel komşuluğun her şeyden önce geldiği çağlardayız ne de. Artık blokların gölgesinde bile değil altında ezilmişken balkondan balkona seslenilen, koktu diye pişen yemekten hastalara, yaşlılara, yalnızlara da gönderilen anlayışın yittiği  günlerdeyiz.
Üstüne döküldüğü şeyleri yok eden beton gibi ağır, renksiz, soluk aldırmaz günlerdeyiz yani. Şimdilerde kimse kimsenin halini bilmezken kent kültürü, köyümüzün gelenekleri, kasabamızın adeti dediğimiz her şeyin üstü betonlandı çünkü. Yetmedi bir de kırkıncı, yetmişinci kattan bakar olduk. Tepeden bakarken aşağıdakiler karınca gibi gözükür. Alıştık gördüklerimizi karınca sanmaya. Basıp geçmeye.
Tüm bu yozlaşma yüzünden üniversitelisinden teknik liselisine sanki yolda tek kendi yürüyormuşçasına burnunun dikine ilerleyen, önüne çıkan eğer yana çekilmezse ya omuz vurup geçecek ya da tepeleyip gidecek gibi üstüne üstüne gelen gençler hatta yetişkinlerle dolu yollardan, metrosundan belediye otobüsüne. Böylece kendimizi insanlar arasında değil yırtıcılar arasında hissetmek sıradanlaşıyor.
Biz büyürkenki hacminin en az üç katına çıksa da şehir, aynı şehir. Gelen günlerin daha iyiyi getirmesi, oturmuş kavramlarla kent kültürünün  yerleşmesi  beklenirken çıkagelenler ipe sapa gelmez şeyler. Eskileri mumla aratan, ne köye ne kasabaya ne de kente yakışmaz şeyler. Nostalji melankolisiyle  özlenenler oysa, nasıl da insancaydı. Uygardı, gülümseten şeylerdi.
Anmıştık ya her türlü kötülük beklenen insanlara “akrep gibi” denir. İnsan görüntüsündeki kimi zihniyetler akrepleşmekte mi yoksa? Zehir dolu iğnesi sokmaya hazır anlayıştakilere böyle  demek  yeterli olacak, sorunu çözecek mi?  Eşrefi mahluk olan insan, iyilik, güzellik ve doğruluk için  değil midir?
Bir öğle tatilinde çıkıverin şöyle bir dolanmaya. Karşıdan gelen, saçının bir yanı kazınmış bir yanı atların alnındaki perçem gibi dökülen yeniyetme haytalar, sizi görünce kafalarının kazılı yanını çevirip ne kadar da özenli olduklarını gösterirler akıllarınca. Çok geçmeden yeni erkek modasına göre uzun kalmış öbür yandaki saçları görülsün diye başlarını yine çevirirler.
Saçlarını nasıl kestirirlerse kestirsinler… Böyle şeyler eleştiri alanı değil benim için. Uzun uzadıya saç baş yazmak zaman kaybı. Yazılmasını gerekli bulduğum şu, böylesi sıra dışı kazılı saçlı bir kafanın içine ne kazındığı!  Belli ki o kafadan kazınıp sökülmüş güzel kavramlar saç değil ki yeniden uzasın. Kazılı ya da olmayan saçlar değil, benimsenmiş kavramlar önemlidir. O kavramlar dünyayı geri kalanlara dar da edebilir, güllük gülistanlık da.
Başın yarısı saçlı ya da değil her kafada olması gerekenler, ille de beklenilesi insanca tutumlar. İnsanlıktan ve kibarlıktan uzak olununca, bahçedeki taşların altına akreplerin yerleştiği düşünülüyor. Şehrimiz, köyümüz, mahallemiz bizim bahçemiz çünkü.
Kafalarının yalnızca tıraşına özen gösteren gençlerin  yürürken kaldırımı duvar gibi kapatmış olmalarına bakılırsa  yol tek onların sanki. Nereden alıyorlarsa bu hakkı. Göz kırpmadan üzerinize geliyorlar. Hakkınız olan yolu size vermek yok. Oysa kırk yıl önce bile kendi şeridinde gitmek çok sıradan bir kent kültürü göstergesiydi. Pervasız davranışlar, ışık hızı ötesinde yaygınlaşıyor şimdilerde. Boynuz kulağı geçeceğine, aksine güdük kalınmışlığa yönelme var. Güzellikler kaybedilmekte. Üstelik her gencin öğrenip uygulaması gereken doğru toplumsal davranışların sergilenmesi yerine saç modelinin gösterilmesi yeğlenmekte,  puset süren annenin karşında topluca set gibi durup yol verilmemekteyse  bu, bazı şeylerin ters gitmekte olduğunun göstergesidir olsa olsa.
Böylesi ters hallerin giderek benimsenip yaygınlaşması, iyi olan her şeyin etrafında boğucu bir çemberin oluşması demektir. Ne yazık ki içi boş kavramlar çoğalırken güzelliklerle dopdolu kavramların beton altında kalması, an gelecek tek bir tane duyarlı, saygılı, anlayışlı yaklaşımın kalamayabileceğinin habercisidir. Üzüm, üzüme baka baka kararır malum! Kent kültürü yiterse,  yerine alttan alta karmaşadan ve yozlaşmış değerlerden oluşan yeni bir kültür gelirse  başka ne beklenebilir ki?
Evet, çemberler oluşuyor yavaştan. İnsanların birbirine göstermesi gereken saygıyı en iyi anlatan “Kibarlığın paraca değeri yoktur; ama hayatın tekerlerini yağlar” atasözünün aksine tekerler fazlasıyla gıcırdıyor artık. Yüzlerce yıldır süregelen davranışlarımız yerini kendisine hiç benzemeyen yozlaşmalara bırakıyor. İyi midir peki böylesi bir yeni olumsuz tavırların eski olumlu tavırları silip süpürmesi?
Değildir! Hiç iyi değildir! Toplum, kadını erkeği, yaşlısı genci, fakiri zenginiyle herkesten oluşur. Bir arada yaşamak, bazı yazısız kuralların uygulanmasıyla çekilebilir. Metroda, otobüste hastalara, yaşlılara, çocuklulara ya da yorgun görünenlere yer vermek mesela en basitinden.
Böylesi fütursuzca diyelim ki kendimiz dışında kalanların haklarını umursamadan yapılan davranışlar, belki de yakışık almaz davranışlara yakışık almaz aynı davranışla karşılık vermeyecek sağduyu sahiplerinin hala  olduğu bilindiği için pervasızca  sürdürülebiliyor.   Peki ya sağduyulu insanlar tükenirse? Bir gün onlar da  karşıdan gelenlerin üstüne üstüne yürürse?
Eğer  kuyruğu kalkık akreplercesine delişmen ve kural tanımaz insanlar olarak yaşamaya devam edersek,  her pervasızlığın bir kıvılcım  çıkaracağı muhakkak. Bir kıvılcım bir yangının çekirdeğidir. Belki hemen yarın değil; ama oluşan halkanın son noktasında çakacak kıvılcım, akrebin ateşten halka içinde kalması anlamına gelmeyecek midir? Ateşin ortasında kalan kuyruğu dik akrepler, iğnelerini hep kendine batırır…


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN