• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 14 Ekim 2015, Çarşamba 22:22 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:45
Font1 Font2 Font3 Font4
Ah, o en çetin renk; Kırmızı

 
10341522_693094087420935_2053684550140195254_n
Ayşei Yasemin YÜKSEL
-Bugün derin acılar içinde olan Aksaray’ın Demirciköylüler’ine ithaftır- 
Renkli sayfalara mı baksam… Kan damlası yoktur orada; olsa olsa kan kırmızı giysiler içindeki cüzdanlarına kadar tombullarla onların çocuğu, kardeşi, eşi diye bilinenlerin  resimleri vardır.
Hiç içimden gelmiyor kendini, kimlerin nereden nereye getirdiğini hatırlamayacak kadar unutkan hem de yıldızı neredeyse sönmüş hangi  geçkince falancanın, nerelere demirlemiş yatlardaki tüm ailesiyle tatillerini, İtalya’dan hatta Amerika’dan kaç bavul dolusu giysiyle döndüğünü, sırtını dayadığı yine modası geçmiş bıçkınlara methiyeler düzdüğü haberlerinin sığlığında bunca ağır acıyı hafifletmeyi… Olsa olsa cehaletin parlamayan yıldızı olabileceklerin aşırılıklarını okumayı… Oynadıkları için belki de tam tersi etkisi olacak reklamlardan kaç milyon dolarlar aldıklarını diyelim ki.
İçi almıyor insanın içi kanarken sabun köpüğü kadar bile ağırlığı olmayan hiçbir şeyi.  Televizyona bakılsa el ayak titriyor, genceciklere yakılan ağıtlarla dolu o görüntülerle yüzleşince. Gazeteye baksak yürek dağlanıyor. Ah, bugünlerde gözlerin gördükleri; bir de  kulakların duydukları…
Kimi arasam sesi titreyerek açıyor telefonu. “Hayrola?” demeye görün hele. İçler dağlayıcı haberler duyulmuş çoktan. Kara haber olur da tez duyulmaz mı? Dağ gibi acılarla dağlandık. Kan oturdu ağlamaktan gözlere. Herkes paramparça. Herkes sanki çıkışsız kör kuyularda. İp atan yok oysa kuyudan  tırmanmalara. İpler kimde?
Kuyular… İşte şiirlerden, efsanelerden kaçıp tam karşımıza dikilince ötesini berisini, anlamını daha bir öğrendiğimiz kör kuyular. Oysa o kuyular, Nasreddin Hoca’nın ayın kuyuya düştüğünü sandığı fıkrasına yakışmaz mıydı en çok? Fıkralara yakışasıca kuyular, yakamıza yapıştı. Madem kuyudayız, Yusuf sabrı ver Allahım, her birimize.
“Günaydın” diye başlasak da günün aydın geçmesini dileyerek, gün kırmızı. Batan gün gibi. Kan kırmızı. Ve de güneşin doğumunun sancısını çeken ufuklar gibi kıpkırmızı.
Bayrağımız boşuna mı kırmızı? Yüz yıl önce de ne acılar görülmüştü. Ve bayrağımız olabileceği tek renge, o günlerin rengine boyandı. Al. Yani kırmızı.
Ne çarşı pazar dolanma ne eğlence… Böyle kavramlar nasıl da eskidi birdenbire. Sahi biz de eğlenirdik değil mi? Konuşur, gülüşürdük. Pembeler giyerdik. Ya da fıstıki. Televizyonda komedi izlenceleri varsa bakardık bile. Yoksa bir güldürü,  belgeseller ne güneydi? Oysa tam şimdi biz, gerçek bir tarihi belgeselin içindeyiz.
Tarihe tanıklık etmek bu olmalı. Bu coğrafya, tarihin kâğıdı da kalemi de. Toprak altından asırlar sonra çıkan taş tabletleri. Mürekkebi, kan rengi. Kırmızı.
Hangi konuda şöyle ağız tadıyla, güle eğlene sohbete girilebilir ki üç, beş arkadaş bir araya gelse şimdi? Sırf gülebilmek için hiç olmayacak bir şeyi bahane edip gözden yaşlar boşanıncaya dek nasıl gülünebilir ki? Yanakların gülmekten ağrıdığı olmuştu oysa çokça. Biz miydik öyle gülenler? Biz miydik, hayatı kan rengi acılarla duyumsamak yerine çok sıradan şeyleriyle yaşayıp gidenler?  Trafik mesela,  nasıl da güzel bir dertmiş, şu birkaç gündür dertlendiklerimizin yanında.
Alıp başını yürümeli mi yoksa? Gümbürtüyle patlamalı, taramalı sonrasında ağıt getiren hiçbir sesin olmadığı bir yere. Mesela kuşlar ötse; rüzgâr, her bir yaprağa mızrabını vurup farklı bir fısıltıyla esip dolansa yüzlere yüzlere, saçları uçurtarak. Üst dallardan birinden kuyruğunun gözüktüğünden habersiz bir sincap, gizlice izlese ağaca yaslanıp oturan bizleri. Biz de onu görmemiş gibi yapsak, gözümüzü kuyruğundan ayırmadan.
Orman da kalmadı şimdi. Balta değen yeşil ağaçlardan kırmızı reçine akalı da çok oldu. Önce ormanlar kanadı zaten.
Ormanlar bile huzursuzsa nerede bulacağız biz huzuru? İlle huzur arayacaksak o zaman elimize bir sözlük alıp, “H” harfini açıp, huzur sözcüğünü mü bulacağız bula bula?
Kırmızı, damarda aksın tek. Bayrağımın rengi, ala boyandı zaten defalarca ve defalarca, hiç solmayacak demde. Daha boyanmasın!


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN