• Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”

YAZARLARIMIZ

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin Yüksel
Eklenme Tarihi: 23 Ağustos 2016, Salı 22:10 - Son Güncelleme: 28 Mart 2018 Çarşamba, 22:43
Font1 Font2 Font3 Font4
Ağacın Altındaki Tilki

10154996_980507561978904_5648390999599026301_n
Ayşei Yasemin YÜKSEL
Tıkalı ya da açık yollarda ilerlercesine gitmiyor muyuz hayatı kat ederken? Herkesçe istenilen açık, dümdüz bir yol olması önündekinin.  Ama karşılaşılan çoklukla engebeli, zorlu yollar.
Kenar kıyı kaçarız zahmetli çıkışlardan, baş aşağı inişlerden, dibi bulmaktan. Hayatın güçlükleri, karşımıza set gibi dikildiğinde hayat kendini anlatmakta biz de kendi öykümüzü yazmaktayızdır. Zorluklar, kaçmaz; hatta kovalar. Çokça da yakalarlar.
İşleri her dem yolunda gidenler  pek az. Çoğu, dişini tırnağına takıp alnı boncuk boncuk terleyerek hayat mücadelesi verenlerdir. Böylesi lime lime, ezim ezim ezik  olmuş hayatlar, ezgilerle anlatılır sıklıkla.  Ağıt desen değil, ağlamak hiç değil müzikle. Duman altı hallerle.
Ağzında gümüş kaşıkla doğmayı herkes isterdi; ancak herkes hayata gözlerini böyle açmıyor. Gözler açıldığında görülenler yoksulluktan sefalete, kavga döğüşten aslında istenmeyen bebek  olmanın  akıl erdikçe algılanacağı ortamlara dek olabiliyor.
Bir fırsat yakalayıp daha iyi koşullara kaçış kurtuluş belki; ama nasıl? Fırsat nerede, ne zaman? Buna cevap arayan da olabilir, içinde olduğu şartları kabullenenler de. Biz, cevap arayanları yani fırsat peşinde koşanları  konuşalım. Fırsatçı dediklerimizden değil asla; ama bu fırsatı yakalamışları.
Yoksul bir köylü çocuğuyken, ayağında giyecek değil ayakkabısı, çarığı, soğukkuyusu yokken kendini kurtarmakla kalmamış bugün imrenilen hayat şartlarını yakalamış, işi gücü yerinde, maddi sıkıntıdan uzakta, evi, arabası, yazlıkları ve başka göz boyayan her şeyi olan dünün yoksul ya da köylü çocukları vardır. Okuruz gazetelerde. Televizyonlarda dinleriz. Hatta içlerinden kimisinin namları, alıp yürür. Dünyanın en ünlü cerrahlarından olurlar. Bilim insanlarından olurlar. Edebiyatçısı, ressamı olurlar. Onlar, köyün zaten bir çobanı olduğundan  kendilerinin çoban dahi olamayacağı kederindeydiler bir zamanlar. Oysa köylerinde, obalarında çoban olarak kalsalardı kavalları dinlenecekken  tüm dünyaca dinlenmektedirler şimdi bundan öte. Yoksulluğun, yokluğun, susuz köylerden, damsız fakirhanelerden, yolu izi olmayan toz toprak içindeki yerleri yurtlarından bir şekilde çıkmışlardır. Tüm yokluklara rağmen  evet bir yolunu bulup, bir tünel açıp dehlizlerden gün ışığına çıkmışlardır.
Fırsatlar eğer bir dala konmuş karganın ağzındaki peynirse, fırsat yakalamayı bekleyene,  ağacın altında bekleyen tilki denebilir mi? Hani kargayı konuşturacak da karga gagasını açınca peynir tilkinin önüne düşüverecek. Böylesi nerden nereye öykülerin hemen neredeyse hepsinde başkasının fırsatını çalma değil, kendini gösterebilme fırsatını yakalamış olma yatar. Böyle bir öyküyü çok yakından biliyorum. Babamdan dinlemiştim kaç kez.
Babam bir köy çocuğuydu. Köyün kurucusunun torunu. Tarla, bağ bahçe filan var; ama o zamanlar askerlikler uzun. Dedem bir askere gitmiş, dört yıl hatta daha uzunca sanırım. Askere giden tek Nafiz dedem değil. Akranları da gitmiş kimi Diyarbakır’a kimi Bitlis’e kimi Ağrı’ya. O zaman askerliği bitse bile dönüş günler sürermiş oralardan.
Babaannem çocuklarla kalakalmış Nafiz Dedem askerdeyken. Kim sürecek tarlayı tapanı. Sürülmüyor, ekilip biçilmiyorsa eğer toprağın olmuş ne yazar, olmamış ne farkı var? Yardımda bulunabilecekler zaten kendi tarlalarının, bağları bahçelerinin başında. Yani yaz  süresi belli ve o süre içinde tüm işler kotarılacak, kayıtdamları dolacak, peynirler, yağlar  küplere basılacak, turşular kurulacak, buğdaylar bulgura dönecek, fasulyeler, üzümler kurutulacak, tulumlara tulum peynirleri dolacak… Daha neler neler bunlardan başka.
Tarla sürülmeyince buğday hasadı olmaz. Bu da ekmeğin olmaması, bulgur pilavının pişmemesi, mısırın patlayıp köy çocuklarının ender eğlencelerinden birinin olmaması anlamına gelir.  Tarlada hasat varsa, horantanın yani hane halkının karnı toktur. Boş tarla, bağ bahçe, aç karın demektir. Kayıt damında üst üste kayıtlanan kışlık yufka ekmeğin olmaması demektir. Pekmez küpünün boş kalmasıdır bağlarda omcalar budanıp, üzümlerin toplanmaması. Pekmez ki köylünün şekeri, şurubu. Tatlısına koyduğu kestirmesi.
Babam zeki. Matematik filan duyunca derste gözlerini açıyor. Her soruda parmağı havada. Birinci sınıftan beşinci sınıfa köy çocukları hep birlikte tek sınıfta öğrenim görüyor o zamanlar köylerde. Babam ikinci sınıftayken üçüncü sınıfın, dördüncü sınıftayken de beşinci sınıfın sorusuna cevap veriyor.  Çünkü onların derslerini de dinlemiş oluyor aynı sınıfta olduklarından. Öğretmeninin eşi,  duyarlı bir kadın eğitimci. Beşinci sınıftan sonra Babamı yanına çağırıp ona Aksaray’daki ziraat mektebine gitmesini söylüyor. Babamın oraya gidebilmesi için kamyon parası bulması lazım. O zaman dolmuş, otobüs filan yok. Ama işi rast gidiyor bu sefer. Çünkü köyün tek kamyonu, babamın dayısının.
O zamanlar köyler o kadar yoksul ki yatılı okuyacak çocuklara kefil isteniyor. Babam, aslında kökü başka köyden Yeşilova’dan; ama babasıyla hala dayı çocukları, Aksaray’da hanı olan Mehmet Acır’ın  yanına geliyor. Mehmet Acır, eli açık birisi.  Neşesi de yerinde.  Kefil oluyor Babama. Böylece Koçaş Ziraat mektebine başlıyor. Oradaki hayatını öyküye sığdıramam. Halen taslak haldeki ikinci roman çalışmamda anlatıyorum Babam’ın o mücadelesini.
Akıl alacak gibi değil babamın yatılı okul hayatı. Çocukların hepsi çevre köylerden. Hatta o sıralar Muş’ta deprem olunca deprem bölgesinin çocuklarını Koçaş’a yatılı getirmişler. Öyle olmuş ki o çocuklar depremzede diye daha fazla ilgi görüp ayrıcalıklı olmuşlar. Dişlenmişler hayli. Babam, hiç su üstüne çıkamamış ticari zekâsını, okul harçlığını çıkarmak için fazlasıyla kullanmış öğrenciliğinde. Dinlerken kâh gülmüştüm kâh bir köy çocuğunun asker olmaya uzanan mücadelesindeki akla gelmeyecek çabalarını  dinlemiştim.
Üç yılın sonunda Koçaş Ziraat Mektebi’ni bitirip köyüne dönüyor. Yine aynı köylü; ama Babam ile akrabalığı hiç olmayan  ilkokul öğretmeni, sonradan dünyaca bilinen bir yazar oluyor. Egeli karısı da öğretmen,  çok da iyi bir insan. Babama Adana’da bir sınav olduğunu, o sınava girmesini söylüyor.  Adana’ya gitmek  için önce Aksaray’a gidilmesi gerek. Babam, ne sınavına gireceğini  bile bilmeden yola düşüyor köyden birkaç çocukla. Henüz havacı mı, karacı mı, denizci bir asker mi olacağından bile habersiz. Ama mezun olduğunda mavi üniforması ona çok yakışıyor.
Adana’da sınav için gün beklerken fırıncıda da çalışıyor, çimento torbalarının arasında da uyuyor köyden arkadaşlarıyla. Bu arada yanındaki üç beş kuruş parası çalınmasın diye de hep tetikte. Sonunda sınava giriyor. Kazanıyor arkadaşlarının aksine. Okuyor. Hayata lacivert üniformalı olarak atılıyor.
Köydeki oyuncağı aşık kemiği, ağaç dallarından tekerlek, söğüt dalından kendi yaptığı kaval, tahtadan yonttuğu kağnı olan babamın kızı olarak oyuncağım taş bebek de oldu, benim çocukluğumun kız çocuklarının vazgeçilmezi olan Ayşegül kitapları ya da çay fincan takımları da. Bisikletim de oldu.  Ama belki de çocukluğunda hiç gerçek meşinden topu olmadığından mıdır yoksa gerçekten voleybolu çok sevdiğinden midir, Babamın hep meşin topu ile voleybol filesi oldu. Hep voleybol oynadı. Az ileride biz yakan top oynarken.
Tilkiliği hiç bilmeyen, hayatı çalışmakla geçen Babam, daldaki kargayı kandırmaya çalışan  ağacın altındaki tilki olmayı değil,   meyve veren ağaç bulmayı yeğlemiş ve meyvesinden dermişti. Nur içinde yatsın.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN