RÖPORTAJLAR
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
  • Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
    Mehmet Nuri Yardım: “Yazmak bir bakıma Kızıl Elma’ya doğru yürümektir”
  • Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
    Fatih Kılıçarslan: “Madde bağımlılığının bir arka planı var”
  • Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
    Hasan Basri Bilgin: “Abdülhamid Han büyük bir devrimcidir”
  • “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
    “Yazmak aşk işidir, muhabbeti az olana ağır gelir.”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
    Mehmet Nuri Yardım ile Röportaj
  • METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ
    METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU İLE SÖYLEŞİ

15 Temmuz’daki mânâ
Eklenme Tarihi: 15 Mayıs 2018, Salı 16:01 - Son Güncelleme: 15 Mayıs 2018 Salı, 16:01
Font1 Font2 Font3 Font4



15 Temmuz’daki mânâ
15 Temmuz direnişi hem milat, hem hem de sertaç…

15 Temmuz direnişi hem milat, hem hem de sertaç…

 

Millî ve insanlık tarihinde öyle dönemeçler var ki onunla bir millet ya da belli bir insan katmanı, geri çevrilemez bir nehrin akıntısıyla deryalara kavuşup ummanlara açılır.

 

Bu ufuklara ilerleyiş, Yahya Kemâl Beyatlı’nın “Sessiz Gemi”sindeki mânâdan epeyce ıraktır. “Aşma” veya “inşirah”la ifâde edilebilecek bir merhale belki. Yedi ebemkuşağı tâkı altında geçit resmi yapar gibi, tarihin kimi zaman yerde sürünen, kimi zaman yamaçlarda gezinen, kimi zaman zirveleri kollayan, bazen de semalarda bulutlarla yarışan hâdiseler zincirinin altın ek yeri onlar; kimi çürüdüğünden ortasından bölünen veya “ölümüne” bir meydan okuyuşla  “çat” diye kırılan…

 

Bu ek yeri veya altın halkalardan biri de işte 15 Temmuz akşamındaki mânâ ve sır. Tarihin solgun yapraklarından misal vermek istesek, işi ta “Raşit Halifeler Devri”nin son basamağına, belki de daha öncelerine götürmemiz gerekecektir. Sadece Osmanlı Tarihi’ndeki hükûmet ve padişahların devrilme hâdiseleri bile 15 Temmuz gecesindeki direnişin kıymetini anlatmaya yeter.

 

Eğer “millet”, bir devlet adamının dediği gibi, “Namuslular da, -en az- namussuzlar kadar cesur olsaydılar…” tarihteki pek çok feci manzara görülmeyebilirdi.

 

***

 

Ortanca kızımın verdiği habere dudak bükmüştüm önce:   

 

“Kimbilir hangi balta girmemiş ormanda kurulu muz cumhuriyeti haberini, sen yanlış anlamışsındır, yavrum! Olur mu hiç; hele bu çağda, hele ekonomi ve asayiş yolunda iken?.. Ülke idâresinde istikrar ve her türlü gelişme varken bir de…”

 

Bu izahımın, eskilerin “hüsn-ü zan” dediği iyimserlik ve güzel görmeyle ilgili bir teselli esintisi olduğunu ileriki saatlerde, hatta sonraki günlerde daha iyi anlayacaktım.

 

 “Sen yanlış anlamışsındır kızım," şeklinde fikir yürüttüm tekrar; "hem bu çılgınlık ve harakiriyi yapacak enayi kalmadı ki güzel ülkemde.”

 

“TRT’nin dışındaki tüm kanallar Fetö’cü kalkışma filan diyordu ama.”

 

Aldığım açıklama içimi huzurla doldurdu. Sebebi mi?

 

Tanıdığım kadarıyla, “o adam”larda maşa kullanma “usta”lığı vardı ama bilfiil,  iman ve hamiyet dolu sinelerle vuruşacak yürek bulunmaz.

 

Kızımın telaşını doğuran kalkışma hakikat bile olsa, aslında  “harakiri” demekle eş mânaya gelen hâdise hezimetle taçlanacak demekti. O sırada abdest için kollarımı sıvıyordum. Bir dost meclisindeki irfan sohbetinden eve geç döndüğümden, namazı sonraya bırakmıştım.

 

12 Eylül darbe gecesinde can dostum Hüseyin’in de aynı telaşla beni uykumdan uyandırdırmıştı. Hatırlayınca içimde pusuya yatmış yılancıkların harekete geçtiğini hissettim. Televizyondan verilen havadis tekrarlanınca abdest almaktan vazgeçerek oturma odasına yürüdüm:

 

“Korkup telaşlanmayın,” dedim. “Söylenen gibi, bu bir darbe girişimi olsa bile, bu şanlı millet hakkını yedirmeyecek, bu kadar güzel ve müspet işler yapan, kendi seçtiği idarecilerinin harcanmasına göz yummayacaktır.”

 

15 Temmuz’un o korkunç gecesinden iki ay sonra kaleme aldığım hatıranın son cümlesinde daha uzun bir zamanı kasdetmiştim ama asil milletim, içinden çıkan idarecileriyle, bölük pörçük edilerek Suriye şartlarına çevrilmek istenen, hatta o şartlara taşınmanın göze alındığı ülkesine bir gecede sahip çıkmış, sabaha doğru bütün isyancıları teslim almıştı.

 

 Demek ki “At sahibine göre kişner.” atasözündeki mânâya uygun şekilde davranılmış. Hem at, hem de süvarisi her on yılda bir ülkemizin makus talihi hâline gelmiş “darbeler geleneği”ni hiç açılmamacasına kapatmış, perdeyi indirip maskeli baloya son vermiştir.

 

***

 

15 Temmuz hain darbe girişimini tersyüz eden, Başbakanımızın dediği gibi gerçek kahraman asil Türk milletiydi.

 

Annesine “Sen gitmezsen, ben gitmezsem vatanımız bu hainlere kalır.” diyerek sokaklara koşan ve Genelkurmay’ın önünde şehit olan Muzaffer Aydoğdu bu asil milletin bir ferdiydi.

 

“Beni seviyorsan sokağa çıkma.” mesajı çeken nişanlısına, “Seni seviyorum ama vatanımı daha çok.” diyerek şehadete yürüyen Onur Ensar Ayanoğlu içimizden biriydi.

 

“Vatansız yaşamaktansa ölmeyi tercih ederiz.” diyerek gazi olan Hakan Doğru milletimizin bir ferdiydi.

 

O gece aracıyla tanka yandan çarparak durdurmaya çalışan kamyoncu da halktan bir insandı.

 

Darbeciler ve onları destekleyen, zihnen iştirak eden azınlık dışında, o gece gazetecisinden esnafına, memurundan işçisine, öğrencisinden akedemisyenine kadar direnen herkes milletimizin şanlı bir ferdiydi.

 

Vatan için Gölbaşı’nda toplanan ve şehit olan, gazi olan, hayatta kalan her bir Özel Harekât Polisi Türk milletinin birer ferdiydi.

 

Şehadete koşarak giden ve Seyit Onbaşı gibi, Hasan Tahsin gibi tarihimizde adını bayraklaştırarak yazdıran Özel Kuvvetler şehidimiz Ömer Halisdemir de bu vatanın halktan bir insanıydı.

 

Darbecilerin eline düşmesine rağmen onların emirlerini, canları pahasına dinlemeyen, bundan dolayı da kimi yaralanan, kimi de şehi edilen askerler de içimizden kişilerdi.

 

Bir araştırmacı yazar, “Son sözü daima millet söyler.” demişti. Gerçekten de 15 Temmuz’da son sözü, “At sahip ve binicisine göre kişner.” hikmetince topyekün millet olarak yine biz söyledik.

 

Çanakkale Zaferleri’nin birer Akif istediği gibi, 15 Temmuz milli irade zaferinin de nice Akifler isteyeceği bedihidir.

 

Pek çok eli kalem tutan gönül ehli gibi, ben de 15 Temmuz şahlanışının “Akif”lerinden biri olmayı isterdim. Hani Ahmet Haşim’in “Ağaç” isimli fıkrasındaki sır var ya. Onu yaşama iştiyakıyla dolu çok insandan biriyim.

 

Ne diyordu Haşim:

 

“Hayalim, sanki aciz bir sinekti ve bir nebatî örümcek onu ağlarında avlamıştı. Hareketsiz  duran haşin ağaca baktım ve düşündüm: Bir limonlukta hapsedildiği için, uzaklarda kalan diğer hemcinsleri gibi, öğle güneşlerinde sıcak toprağa gölge salamayan, yağmurlarda ıslanamayan, fırtınalarda sarsılmayan, semayı, yıldızları, ayı görmeye görmeye unutan şu ağaç, bulunduğu köşede acaba mes’ut muydu?

 

En hakir ottan, en muhteşem çınara kadar her nebatın muhtaç olduğu, hava ve ışıktan, kuş ve böcek ziyaretinden mahrum olarak, bu ağacın soba harareti ve insan nefesiyle yaşamaktan mes’ut olabileceğine hükmetmek için kendimce makul bir sebep bulamadım.

 

 

Nebatların zekâsı hakkında Maeterlinch’in anlattığı akıllara hayret verici müşahedelerden sonra bir ağacı mes’ut veya muzdarip tasavvur etmekte hiç bir garabet kalmıyor. Varlıkların sükûnuna aldanmamalı! Muzdaripler, yalnız ‘ muzdaribim’ diye bağırabilenler değildir. Bilinmez niçin, acıya hayat katan kudret, insandan başka hiç bir mahluka acının sırrını açıklamak imkânını vermemiştir?..” (Gurabahane-i Laklakan, Ahmet HAŞİM, SHF: 105-106)

 

***

 

Yaşadığım, gözlemlediğim  hiçbir tarihte böyle bir savrulmaya şahit olmadım.

 

“Mütareke” günlerinde, minberdeki imamın ağzıyla İngiliz işgalcisine; “gâvurlara dua edildi.”  Anadolu’nun bazı muhitlerinde ya işgalci dostluğu yapıldı, ya da  o vahşi işgalleri iyiye yoruldu.

 

“Devlet-i Âliye-i Osmaniye” ile beraber “Âlem-i İslam”ı da Yahudinin işgal planından korumak için, Sultan Abdulhamid Hân’a şiddetli tenkitlerde bulunan kimi sözde Din bilginleri, İttihad-Terakki Fırkasıyla birlikteymiş gibi gösterilip, dolgu malzemesi yapıldılar.

 

Ya ilk başta Kuva-yı Milliye’ye  muhalefet eden Konyalı ya da Zileli bazı gruplar? Meselenin resmî tarih ezberciliğini bir yana bırakıp işin psiko-sosyal yanlarına bakarsak, kendimizi haksızlık etmekten alıkoymuş, onlara “suizanda” bulunmaktan kurtarmış oluruz.

 

O insanlar bu çeşit “gaflet”i bile isteye değil, “kendi nefsi yorumlarıyla” Osmanlı ayağa kalkıncaya kadar ona  zaman kazandırmak, “düşman”ı oyalamak için yaptıklarını sanıyorlardı. 

 

Yani her şeye rağmen iyi niyetliydiler. Ne “ Cehenneme giden yol iyiniyet taşlarıyla döşenmiştir.” hikmetli sözünden haberliydiler. Ne de mutlak değerimizin “İyi niyetin tesir edemeyeceği hâlller” dediğinin neler olduğunu öğrenmişlerdi.

 

Ülkemizde 17 Aralık 2013 ve sonrasında şahit olduğumuz “paralelci”lerden ve Fetö’den olmasalar bile “tarafgirlik ve dostluk” savrulmasına benzer bir manzarayı “hakiki vukuatı kaydeden tarih” hâline dönüşmüş levhalarda dahi göremediğimizi söylemek mümkün. Hele 15 Temmuz 2016’daki çılgın çıkış? Yakın tarihimizdeki hiçbir “darbe”de görülmeyen bir gözükanlılığın enstantanesini çizdi his iklimimize.

 

12. yüzyılda Cengiz’in orduları  Harzemşahlar Devleti ile beraber diğer İslam devletlerine  taarruz ederken, Mao ile birlikte dünyanın en eli kanlı devlet adamı ünvanını almış Cengiz’in yanında da adı müslüman danışmanlar vardı. Cengiz Orduları -dünya çapında- en büyük güce sahipti ama karşılarında Kılıçarslan, Baybars, Celâleddin Harezm Şâh’ların varlığından habersizdiler. Onları ruh dünyalarına malik insanların tankların karşısına, helikopter ve mitralyözlerin karşısına dikileceklerinden gafillerdi.

 

Haşhaşi başı Hasan  Sabbah hâdisesi bir başka noktadan ülkemize yapılan  “paralel” ihanet ve kumpasına benzemektedir. Hasan Sabbah başlangıçta bir ehl-i sünnet bilgini görünmektedir, Nizamülmülk’le beraber eğitim almışlardır. Sonraki yaptıklarından ötürü “İlmiyle âmil” diyemiyoruz ama… Büyük Selçuklu Veziri Nizamülmülk’le beraber Semerkand medreselerinde ehl-i sünnet itikadına göre tahsil görmesi, onun tarihin en büyük terör örgütlerinden birini kurmasına engel olmamıştır.

 

Kimbilir hangi saikle, hem “ehl-i sünnet”e, hem de Abbasi Halifesi’nin “sabah akşam dua ettiğini” belirttiği Büyük Selçuklu Devleti’ne muhalefete başlayıp, bazı devlet makamlarındaki tâbilerini intihara pek benzer fiillere atan ve FETÖ namını alan “yapı” misali, “intihar komandolarıyla”  pek çok Müslüman devlet “yetkili”sinin katline ve zeminin karışmasına yol açarak, aslında“ehl-i hak” olmadığını ispat etmiştir.

 

 “Sebep olan yapan gibidir” sırrını bilmez görünüp, “Halk” içinde “müsbet” – olumlu, barışçı, birleştirici- davranmamak, “Küfre rıza küfür olduğu gibi,  zulme rıza da zulümdür.” beyanından habersizliktir?

 

“ Merd-i Kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler.” mısraları bunlar için yazılmışa benzer.

 

Mehmet Nuri Bingöl

 


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!